Kanuni Sultan Süleyman
Osmanli Devleti'nin onuncu pâdisahi olup, Yavuz Sultan Selim'in ogludur.
Osmanli hânedanindaki resmî ve mesrû silsileye göre onuncu hükümdar ve bu isimdeki
pâdisahlarin ilki sayilmaktadir. Osmanli kaynaklari ve umumî efkâri onu, kanun koyucu
(vâzii) vasfidan dolayi genellikle "Kanunî Sultan Süleyman" diye
isimlendirirken, bati kaynaklari ile batililar, büyük ve kudretli vasfindan dolayi
kendisini "Muhtesem ve Büyük" (Magnificent, Magnifique, Der Practige, çogu
zaman da sadece Grand Turc) gibi isimlerle anmislardir.
Batili bir tarihçi, onun dönemi ve sahsiyetinin büyüklügü hakkinda bilgi
verirken su ifadeleri kullanir: "Kanunî, "Muhtesem" ve "Büyük"
gibi ünvanlarla anilan Süleyman'in sultanlik çagi, Osmanli tarihinin en önemli
devresidir. Devlet, kudret, yeni fetihler, medeniyetinin, kanun ve mimarlik anitlarinin en
güzel varligini bu pâdisaha borçludur. Osmanlilarin sadece "Kanunî"
ünvanini verdikleri, fakat Avrupa tarihçilerinin "Büyük" sifati ile
adlandirdiklari Osmanli Pâdisahi sadece Sultan Süleyman'dir. Sultan Süleyman devri,
bütün dünyada gelisen büyük olaylar dolayisiyle Yeni Çag tarihinin en dikkate deger
safhalarindan birini teskil eder. XVI. yüzyilin baslarinda, Amerika'nin kesfinden sonra,
Avrupa politikasinin denge sistemi kurulmus ve kuvvetlenmis; Hiristiyanlikta ortaya çikan
Reform, insan esprisine bir yeni yol açmistir. Bundan daha hasmetli çalisma ve büyük
sonuçlu zaman, insan tarihinde güç bulunur. Fransa'da I. François ve Ingiltere'de
VIII. Henri'nin kurduklari hükümetler; Papa X. Leo'nun kültür, bilim ve sanayinin
gelismesine ön ayak olmasi, Sarlken'nin yeni mezhebe karsi bas kaldirisi, Andreas
Gritti'nin Venedik Doçu makamini isgal etmesi gibi tarihin önemli olaylarini bünyesinde
toplayan bir asra az rastlanir. Iste Kanunî, söhret sahibi bütün bu hükümdarlarla
hakkiyle rekabet edebilecek bir hükümdardir. Kanunî, Osmanli Pâdisahlari'nin
onuncusudur. Bu rakam, ugurlu telakki edilmistir. Ayrica, Padisahin onuncu hicret asrinin
basinda (H. 900 / M.l495 ) dogmus olmasi da mânali sayilmistir."
Muazzam ve âdil bir devletin vatandasi olmakla övünen büyük bir halk
kitlesi, tebeasi olmak ve devrinde yasamakla iftihar ettigi Sultan Selim'in vefatina ne
kadar müteessir olduysa, meziyetlerini yakindan bildigi Sultan Süleyman'in cülûsuna da
o derecede sevindi. Bu cülûs, Kur'an-i Kerim'in en-Neml Sûresi'nde Hz. Süleyman'in
Belkis'a gönderdigi mektuptan bahs edilirken temas edilen: " O, Süleyman'dandir.
Rahman ve Rahim olan Allah'in adiyla (baslamakta) dir. "Bana bas kaldirmayin,
teslimiyet gösterip bana gelin, diye (yazmaktadir)" âyetleri bir fal-i hayr olarak
kabul edildi. Gerçekten de Kanunî Sultan Süleyman, saltanati boyunca bu âyetlerin
sirrina mazhar oldugundan onun döneminde Müslüman Türkler ile birlikte bütün bir
Islâm dünyasi en bahtiyar yillarini yasadi.
Fiilen l3 sefer harbe katilan ve döneminde 300'den ziyade kalenin fethedildigi
Kanunî ile birlikte dünyaya parmak isirtan Osmanli Devleti, fütûhatta olsun, idare,
siyaset ve medeniyette olsun, yeryüzünün daha önce benzerini tanimadigi, belki bir
daha da taniyip bilemeyecegi bir kemâli zirvelestirmis bulunuyordu. Asya'da Kafkas
daglarindan, Acemistan içlerine, Yemen'e, Aden'e, uçsuz bucaksiz Arabistan çöllerine
uzarken, Afrika'da Habes, Misir, Tunus, Fas ve Cezayir'i almis, Hind denizlerinde
görünmüs, Akdenizde ise kasirga gibi eserek Venedik ve Ceneviz denizciliginin
itibariyle beraber, büyük küçük bütün adalari çiçek devsirircesine koparip
derleyerek vatanina ilhak etmisti.
Avrupa'da ise Egri ve Estergon kalelerine kadar Macaristan'i itaati altina
almis, Erdel Kralligi, Eflâk, Bogdan Beylikleri, Kirim Hanligi ile Lehistan arasindaki
genis stepleri ele geçirmis, Avusturya Devleti ve Venedik Cumhuriyeti muayyen vergiler ve
peskesler ödemeye mecbur edilmis, Fransa, Italya, Lehistan dize gelmis, Ispanya yedigi
bir kaç kuvvetli sille ile hizaya getirilmisti.
Kanunî Sultan Süleyman'in, l520'deki cülûsu esnasinda Osmanli Devleti,
Türk tarihinde esine kolay kolay rastlanmayan bir kuvvet ve kudrete sahip bulunuyordu.
Babasi Yavuz Sultan Selim'in, dogu ve güneye dogru iki büyük hamlesi, Osmanli
Devleti'nin seklini temelden degistirip hakimiyetindeki topraklarini neredeyse iki misline
çikarmisti. Bu arada Siîlik, adeta Anadolu'dan atilmis, Iran Safevî Devleti, öyle agir
bir darbe yemisti ki, hâla ondan kurtulma çabasi içindeydi. Buna karsilik heybetli
Memlûk Devleti artik yeryüzünde mevcud degildi. Bu devletin bütün topraklari ile
birlikte Kudüs, Haremeyn, Sam ve Kahire gibi önemli merkezleri Osmanli hâkimiyetine
girmisti. Müslüman Türkler, Afrika'nin büyük bir kismina el uzatmislardi. Bu gidisle
de pek yakinda neredeyse bütün medenî Afrika'yi ele geçireceklerdi. Cezayir'in,
Osmanlilara itaat etmesi ve Barbaros kardeslerin mücadeleleri, Osmanlilari, Bati
Akdeniz'in en güçlü kuvveti haline getirmisti. Müslüman Türk nüfuzu, güneyde
Mozambik'e kadar uzaniyordu. Tunus, olgun bir meyve gibi Osmanlilarin eline düsmeye
hazirdi. Kisaca Osmanli Devleti, üç kita üzerinde hâkimiyetini tesis etmisti. Böylece
bir "Cihan Devleti" haline gelmisti. Bu durum, siyasî, iktisadî ve askerî
bakimdan kendisini rakipsiz bir hale getirmisti. Böylece, Dogu ve Bati'daki devletlerden
hiç biri, bütün bu sahalarda kendisi ile rekabete girisip boy ölçüsecek durumda
degildi.
Yavuz Sultan Selim'in takib ettigi Dogu ve Güney siyaseti vasitasiyle büyük
bir gelisme ve ilerleme gösteren Osmanli Devleti, her bakimdan rakipsiz bir duruma
geldiginden son derece zengin gelir kaynaklarina da sahip olmustu. Güçlü Osmanli deniz
armadasinin temelleri de yine bu devirde atilmisti. Bütün bu müsait sartlar, Yavuz'un
vefatindan sonra, onun yerine geçen oglu Süleyman devrinin, son derece parlak
geçecegini müjdeler nitelikteydi. Nitekim tarihçi Âli, onu "amûd-i neseb-i
saltanat" itibariyle ve on rakaminin sayi basi olmasindan dolayi ugurlu saydigi
onuncu pâdisah olarak, bununla beraber Emir Süleyman ile Emîr Musa'nin da "Fetret
Dönemi"nde bir müddet Osmanli tahtinda bulunmalarindan dolayi ayni zamanda on iki
remzinin hikmetlerini sahsinda toplayan bir hükümdar telakki etmekte ve bu mes'ud
tesadüfleri, onun büyüklügüne bir isaret gibi göstermektedir. Öyle anlasiliyor ki
Âli, bu tesbitlerinde pek de yanilmisa benzememektedir. Zira, Kanunî'nin sâhane talihi,
tahtiniYavuz gibi ender yetisen bir harp dehâsindan ve bir islahatçidan devr almis
olmasiyla baslar. Öyle ki bir tarafta idare ve askerlik isleri, kili kirk yararcasina
inzibat altina alinmis, diger taraftan Türk - Islâm birligine kasteden Siâ bozguna
ugratilarak ülkede istikrar saglanmis, öbür tarafta ise Iran ve Misir seferleri
yüzünden dolup tasan bir hazine sebebiyle malî ve iktisadî refah son haddini bulmustu.
Ve nihayet, bu medeniyet cihazini el ve gönül birligi ile isleten kahraman ve celâdetli
büyük adamlar, yeni Pâdisah'in mükemmel ve mücessem talii idiler. Nitekim, Ibrahim
Pasalar, Rüstem Pasalar, Sokollular, Iskender Çelebiler, Kara Ahmedler, Turgut Reisler,
Molla Cemâlîler, Ibn Kemaller, Ebu's-Suûd Efendiler, Celâlzâdeler, Ramazanzâdeler,
Bâkiler, Sinanlar... Bütün bu ve daha önceki idare, siyâset, askerlik, ilim ve irfan
ordusu sâyesinde baslangiçta Edirne'de dünya tarihinin en büyük medeniyetini
mihraklandiran Osmanli mucizesi, artik bu muazzam yapicilar kadrosunun müsterek sevki ve
imani ile en sâhane ve muhtesem çizgilerini verip, arkasindan da Istanbul medeniyetini
gerçeklestirmis bulunuyordu. Osmanlilar, Islâm'dan aldiklari ilhamla bütün tebeasi
için "saadet ve mutlulugun kapisi" anlamina gelen Dersaadet, yani Istanbul'un
temsil ettigi medeniyetlerini öyle emsalsiz bir hâle getirmislerdi ki, bir yazarimiz
bunu asagidaki ifadelerle güzel ve o medeniyete yakisir bir ahenkle ifade etmektedir:
Osmanlilarca sadece "Kanunî" ünvani ile anilan Sultan Süleyman,
yeni bir hukuk devleti anlayisinin da müjdecisi oldu. Nitekim babasi Yavuz Sultan
Selim'in cihan çapindaki icraati sirasinda gerçeklestirdigi bazi uygulamalar, onun
döneminde derhal uygulamadan kaldirildi. Kanunî Sultan Süleyman döneminde devlet
görevlilerinden her birinin yetki ve sorumluluklari tesbit edilmisti. Bu bakimdan herkes
kendi yetkisini rahatlikla kullanabiliyordu. Baska birisinin buna müdahele etmesi pek
düsünülmezdi. Özellikle hukuk ve idare gibi halk ile devleti yakindan ligilendiren
sahalarda bunu görmek mümkündü. Mesela sadrazamin otoritesi yüksek ve kesindi.
Makaminda kaldigi müddetçe pâdisah, sadrazaminin islerine müdahele etmezdi. Nitekim,
Kanunî'nin yetistirmesi olan Damad Ibrahim Pasa, Alman elçisine, pâdisahin hükümet
islerine karismadigini, hatta kendisi hükümet baskani oldugundan, reyi olmaksizin
pâdisahin emirlerinin icra edilmeyecegini açikça söylemekten çekinmemistir. Bu
sözleri, kismen Ibrahim Pasa'nin gururu ile tefsir etsek dahi, devrin hukuk anlayisi ve
devlet baskani ile hükümetin selâhiyet ayriliklari, meydana çikmaktadir.
Avrupa, Osmanli'nin bir hukuk devleti oldugunu biliyordu. Bunun içindir ki,
Ingiltere Krali VIII. Henry, bu siralarda Osmanli Devleti'ne bir hey'et göndererek
onlarin adlî sistemini tedkik ettirmisti. Bu hey'etin raporu müvacehesinde Ingiltere
adliyesinde islahatlar yaptirmisti.
"Istanbul medeniyeti... Hangi yönden, hangi ucdan, hangi kenar ve
kösesinden tutulacak olsa, sanki bir rüya gibi, bir murâkabe, bir tilsim, bir
tefekkür, bir ask, bir vecd gibi insani kavrayan, ürperten, derinden derine hükmeden,
tasarruf eyleyen bir sihirdi. Bir macera, bir kivam, bir terkip ve essiz bir sahlanisti.
Bu, nasil dengeli ve islenmis bir ruhun yarattigi dünya idi ki, madde ile
yek-vücud olup ondan konusan imân, âdeta madde denen kesif varligi billurlastirmis,
elle tutulan, gözle görülen her surette kendi söyleyici olmustu. Devletçilikte bu
ruh, idârecilikte bu ruh, barista, savasta, cemiyette, ailede, alista veriste, hünerde
ve san'atta hulasa, hayatta, ölümde seyreden, hükmeyleyen hep bu ruh idi.
Insafla kahramanligin, adâletle merhametin, merdlikle cengâverligin, takvâ
ile ibâdetin ölçülü bir nizâm, barisik bir kaynasma, ahenkli bir is birligi hâlinde
tozu dumana katarak zamanin ötesine geçtigini, olmazlari oldurdugunu, târih ilk ve
belki de son defa görüyordu."
KANUNî SULTAN SÜLEYMAN'IN CÜLUSU VE ILK ICRAATLARI
Yavuz Sultan Selim'in vefatindan sonra akd edilen divanda, Manisa Valisi olan
Sehzâde Süleyman'a derhal haber gönderilmesine ve o gelinceye kadar da ölüm haberinin
gizli tutulmasina karar verilmisti. Zira Yavuz Sultan Selim'in ölümünün duyulmasi
halinde meydana gelecek fitneden korkuluyordu. Bu sebeple Sehzâde'ye yazilmis olan mektup
derhal yola çikarilmis, bundan sonra da hiç bir sey olmamis gibi günlük islerin
yürütülmesine devam edilmisti. Babasinin ölüm haberi Sehzâdeyi oldukça sarsmisti.
Bununla beraber Süleyman "kazaya riza" göstermesini bilmis ve haberi aldiginin
ertesi günü Manisa'dan Istanbul istikametine dogru yola çikmistir.
Sultan Selim'in, Süleyman adinda bir oglu ile alti kizi vardi. Sultan
Süleyman Istanbul'a gelerek l7 Sevval 926 (30 Eylül l520)'da hilafet merkezinde saltanat
tahtina oturup hükümdar oldugu zaman saltanatta kendisine rakib olacak kardesleri
bulunmuyordu. Lütfi Pasa, Sehzâde Süleyman'in, Osmanli tahtina geçisinden bahs ederken
su ifadeleri kullanir: " Süleyman, cenk ve cidal olmadan geçip tahta oturdu. Selim,
bu dünyanin zahmetini çekip dikenlerini temizleyip ortaligi gülistanlik bir hale
getirdikten sonra göçüp gitti. Süleyman da zahmet çekmeden o bag, bostan ve
gülistanin meyve ile güllerini zahmetsiz bir sekilde devsirdi." Böylece Osmanli
Devleti'nin en muhtesem çagi baslamis oluyordu. Onun, 30 Eylül l520 tarihinde Osmanli
tahtina cülûsunun duyurulmasi için her tarafa ulaklarla hükümler gönderilmisti.
Cülûsunun ertesi günü Selim'in cenazesi de Istanbul'a gelmis bulunuyordu. Fâtih
Camii'nde cenaze namazi kilinarak Mirza Sarayi denilen yerde defn edildi. Daha sonra
Sultan Süleyman, babasinin temellerini attirdigi ve fakat tamamlamasina imkan bulamadigi
bu yerde, onun adina bir câmi ve imâret ile mezarin üzerine bir türbe yaptirdi.
Babasinin defin islerini bitiren Süleyman, bundan sonra vüzera, ümera,
dergâh-i âli kullari, yeniçeriler vesair sipaha ihsanlarda bulunmus, her birinin
dirliklerini artirmistir. Bu arada hemen her gün akd edilen divanlarla memleket islerinin
yürütülmesine çalisilmisti. Divanda alinan kararlar mucibince liyakatli kimselerin
mansiplari yükseltildigi gibi mahlûl bulunan mansiblara da yeni tayinler yapilmistir.
Öbür taraftan, Yavuz Sultan Selim'in Iran ile olan ipek ticaretinin men'i hakkindaki
kararina aykiri hareket etmis olan tüccarin zaptedilmis bulunan mallarinin tazmini
cihetine gidilmis ve bunun için hazineden külliyetli miktarda mal çikarilarak herkesin
hakki kendisine teslim edilmistir. Öbür taraftan, kaynaklarimizin verdigi bilgiye göre
Yavuz Sultan Selim zamaninda, Misir'dan Istanbul'a gönderilen 600 kadar hânenin (Kemal
Pasazade'ye göre 800) memleketlerine dönmelerine müsaade edilmistir. Böylece, daha
tahta geçer geçmez, degisen sartlara göre yeni faaliyetlerde bulunan ve babasinin
dönemine göre bazi degisiklikler yapan hükümdar, halkina karsi adâlet ve merhametle
hükm edeceginin ip uçlarini vermis oluyordu. Nitekim bazi sayialar üzerine
"Kanli" lakabi ile meshur Gelibolu Beyi olan Kaptan Cafer Bey'i kethüdasi
vâsitasiyle teftis ettiren Kanunî, bu teftis sonunda Cafer Bey'in gerek bazi
haksizliklari, gerekse halka karsi yapmis oldugu zalimâne muameleleri tesbit edildiginden
ilk önce, halka karsi yapmis oldugu haksizliklari kendi "rizkindan" (malindan)
ödemeye mecbur birakilmis, daha sonra da Kasim l520 (Zilhicce 926) tarihinde hayatina son
verilmistir. Kemal Pasazâde, Kanunî'nin tebeasina karsi gösterdigi adâlet örnegi ile
Cafer Bey hakkinda su bilgileri verir:
"Mimar- rûsen -ara-yi himmet-i âlî-sâni bin-yi sara-yi cihan ara-yi
insaf u intisafa bünyad urub icra-yi ahkâm-i vâcibu'l-ihkâm-i adl u dâd ile kura vu
bilâdi mamur (adaletle köy ve ülkeleri imar) ve esnaf-i benî Âdem'i pür - huzur ve
etraf-i âlemi âbâd eyledi. Hima-yi himâyetinde olan vilayetlerden nur-i adl ile
deycur-i cevri dûr idüb keff-i kifayetinde olan memleketlerden zalâm-i zulm-i eyyâmi
ref' itdi."(yönetiminde bulunan yerlerde adalet nuru ile zulüm karanligini ve
haksizligi kaldirip uzaklastirdi.
" Raiyyete ve leskere, nükere ve beylere ayn-i adl ile yeryüzünden
nazar eyleyüp ümerayi ve fukarayi insaf u intisafda beraber gördi. Mirliva-yi Gelibolu
olan Kapudan Cafer Aga'yi ki, seffâk-i bî - bakidi, zulm ile halkin mal ü menalin alub
nâ - hak yere kan döker kattal ü fettak idi."
Hammer de Kanunî'nin adaleti ile ilgili bu ilk icraati hakkinda su bilgileri
vermektedir: " Zulümleri yüzünden "Kanli" lakabi almis olan donanma
kaptani Cafer Bey'in, tersane kethüdasi tarafindan su-i istimal (görevini kötüye
kullanma)'i ortaya çikarildi. Bu haberler üzerine Pâdisah, Cafer Bey'i önce azl
ettirir. Yapilan muhakeme sonunda suçu sabit görüldügü için de astirir. Bu sekildeki
adâletli hareketleri ve yüceligi Pâdisaha büyük bir sevgi kazandirdi. Bütün Osmanli
ülkesinde hududun son noktasina varincaya kadar Asya ve Avrupa'da bulunan eyâlet
valilerine, Misir'da Hayri Bey'e, Mekke Serifi'ne ve Kirim Hani'na cülûstan birkaç gün
sonra gönderilen ilannâmeler kadar yeni Pâdisahin güzel hareketleri de sür'atle her
tarafa yayiliyordu."
KANUNî DÖNEMINDEKI OLAYLAR
Osmanli Devleti'nde Kanunî dönemi, idare, kaza, askerlik, kültür ve san'at
muhitini teskil eden, son derece degerli aktif unsurlarin is ve el birligi yapip bir araya
geldikleri bir devirdir. Bununla beraber bu dönemin daha baslangicinda bazi proplemler
çikmis ve saltanatinin ilk yillarinda Avrupa'ya yönelmek isteyen genç hükümdar, tahta
cülûsundan hemen sonra, doguda beliren gailelerle ugrasmak zorunda kalmasi, Osmanli
tarihi bakimindan fevkalade önemli olan bu dönemi bir manada kronolojik siraya göre
takib etmek yerinde bir hareket olacaktir. l. Canberdi Gazalî Hadisesi :Memlûk Sultani
Melik Esref Kayitbay'in azadli kölelerinden ve Sultan Gavri ile Sultan Tomanbay'in
nüfuzlu beylerinden olan Canberdi Gazalî, Misir'in ilhaki esnasinda Hayir Bey
vâsitasiyle af edilmis ve Yavuz Sultan Selim'in, Sam'dan Istanbul'a hareketi esnasinda
Sam Beylerbeyligine tayin edilmisti. Yavuz'un ölümü ve yerine Süleyman'in geçmesi
üzerine Melik Esref ünvaniyle hükümdarligini ilan ederek isyan etmis, adina hutbe
okutup para bastirmisti. O, bununula da yetinmeyerek kendisi ile birlikte hareket etmeleri
için Sah Ismail ile Misir Beylerbeyi Hayir Bey'e elçi ve mektup göndererek onlari da
yanina çekmeye çalismisti. Zira ona göre çok uygun bir firsat dogmustu. Osmanli
tahtina geçen bu genç ve tecrübesiz hükümdarin, kendilerine bir sey yapamayacagina
inanmisti. Hatta ona göre devir "eyyam-i fetret ve hengâm-i firsat" devri idi.
Halbuki, böyle bir düsünceye kapilip isyan bayragini açmis olan Canberdi
Gazalî, daha önce af edilmis ve kendisine itibar gösterilmisti. Sadece kendisinin
degil, arkadaslarinin da rahat ve huzur içinde yasamasi temin edilmisti. Öyle
anlasiliyor ki o, Selimin'in ölümünden önce dahi isyan için uygun bir firsat
kolluyordu. Zira Yavuz Sultan Selim'in ölümünden önce o, çevreye dagilmak suretiyle
hayatlarni kurtarmis olan silah arkadaslarini etrafina toplayarak, yönetimine verilmis
bulunan Sam vilayeti dahilinde onlara mevkiler vermisti.
Canberdi Gazalî, Suriye ve Filistin'i ele geçirmek, sonra da Misir'i zapt
edip hilâfeti elde etmek gibi büyük emeller pesinde kosuyordu. Bu sebeple Hayir Bey'den
de istifadeyi düsünerek ona mektuplar göndermisti. Böyle bir tekliften telasa düsen
Hayir Bey, bir taraftan onu oyalarken diger taraftan da deniz yoluyla devleti keyfiyetten
haberdar ederek, Gazalî'nin kendisine yolladigi mektuplari Istanbul'a gönderir.
Bu arada, 20.000'e ulasan kuvvetleriyle harekete geçip Beyrut'u zaptetmis olan
Gazalî, Cebel-i Lübnan'daki Dürzîleri de isyana tesvik etmisti. Daha sonra Haleb'i
kusatip muhasara altina alan Canberdi Gazalî, büyük bir mukavemetle karsilasmisti.
Hayir Bey, Gazalî üzerine asker sevki hususunda Istanbul'un fikrini sormus, merkezin
verdigi çok isabetli bir cevapla buna lüzum olmadigi ve icab eden kuvvetlerin
Anadolu'dan sevkedilecegi bildirilmisti. Nitekim üçüncü vezir Ferhad Pasa ile Anadolu,
Karaman ve Sivas eyaletlerinin timarli sipahileriyle kapikulu efradindan dört bin
yeniçeri gönderildigi gibi Dulkadiroglu Sehsuvarzâde Ali Bey de isyani bastirmak üzere
yardima memur edilmisti. Ferhad Pasa kuvvetleri henüz yetismeden Sehsuvaroglu Ali Bey
maiyyetindeki kuvvetlerle Haleb üzerine yürür. Ali Bey'in gelisini haber alan Gazalî,
buradaki kusatmayi kaldirarak Sam'a çekilir. Bu arada, Ferhad Pasa'nin kuvvetleri ile
birlesen Haleb Beylerbeyi Karaca Ahmed Pasa'nin birlikleri ile Sehsuvaroglu Ali Bey'in
kuvvetleri, iki kol halinde Sam yakinlarina gelirler. 27 Ocak l52l'de Mastaba mevkiinde
vuku bulan çarpismalar sonucunda Gazalî yenilerek yakalanir. Devletin, gerek kendisine,
gerekse arkadaslarina sagladigi bütün imkânlari bir tarafa birakip halife olma
sevdasina düsen Canberdi Gazalî'nin bu nankörlügü, ibret-i âlem olmak için basinin
kesilip Istanbul'a gönderilmesi ile son bulur.
Canberdi Gazalî isyaninin sür'atle bastirilmasi, bu hadiseden istifade ve
Gazalî ile birlikte hareket etmek isteyen Sah Ismail'in isini bozmustu. Gazalî'nin
maglubiyetini duyan Sah Ismail, yaylak bahanesiyle Tebriz'den kalkarak Kazvin taraflarina
gitmisti. Elindeki kuvveterle Kayseri dolaylarinda bir müddet Iran taraflarini tarassut
eden Ferhad Pasa, vaziyetten emin oluncaya kadar o yörelerde kalmisti. Bu hâdiseden
hemen sonra Sam Beylerbeyligi'ne Ayas Pasa, Kudüs, Gazze ve Safed sancaklarina da birer
sancakbeyi tayin edilmisti. 2. Belgrad'in Fethi Canberdi Gazalî'nin isyani esnasinda
Macaristan'a karsi yeni bir seferin açilmasina karar verilir. Çünkü stratejik önemi
haiz olan Belgrad, Avrupa'ya karsi girisilecek seferler için bir üs olarak
kullanilabilecek durumda idi. Nitekim, bu stratejisinden dolayi Fâtih de daha önce,
burayi almak için tesebbüslerde bulunmustu. Ayrica askerî güçlerine güvenen
Macarlar, yeni Pâdisahi tebrik için bir heyet göndermedikleri gibi cülûsu haber
vermek, iki devlet arasindaki barisi yenilemek ve daha önce taahhüd edilen haraci
(vergi) istemek üzere Macaristan'a gönderilen Osmanli elçisini de öldürmüslerdi.
Onlar, elçiyi öldürmekleyetinmemis olacaklar ki, onun kulaklari ile burnunu da keserek
cevap diye Süleyman'a göndermislerdi. Böylece, insanlik tarihi için yüz karasi
olabilecek bir vahset örnegi de sergilemislerdi. Bütün bu olumsuz gelismeler üzerine
harp kaçinilmaz hale gelmisti.Downey, böyle bir hareketin karsiliginda Kanunî'nin
yaptigi hazirliklari, bu hazirliklar esnasindaki geçit resmini , genç hükümdarin
bunlari seyr ederken duydugu memnuniyeti ve ordunun maneviyatinin ne kadar yüksek
oldugunu canli birer levha gibi tasvir edip gözler önüne serer. Gerçekten Kanunî,
kendisine ve devletine yapilan bu hakaretin cezasinin verilmesi gerektigine inandigi için
harp hazirliklarina baslanilmasi için emirler göndermisti. Iran hududunun güvenligi
saglanip savas karari alindiktan sonra babasi ve dedeleri II. Bâyezid ile II. Mehmed
(Fâtih)'in türbelerini ziyaret ettikten sonra l8 Mayis l52l'de bizzat kendisinin basinda
bulundugu Osmanli ordusu, Belgrad üzerine hareket eder. Yol boyunca yapilan
müzakerelerde Osmanli kuvvetlerinin, Veziriazam Pîrî Mehmed Pasa'nin görüsü
dogrultusunda, dogrudan Belgrad üzerine yürümesi ve Rumeli Beylerbeyi olan Ahmed
Pasa'nin önceden hareketle Bögürdelen (Sabacz, Czabacz) hisarini almasi
kararlastirilmisti.
Sabacz'i kusatma altina alan Ahmed Pasa, muhasarayi daraltip sikistirmakla
birlikte, kaledeki garnizon, kendisini savunuyordu. Sonunda muhafizlar yok edildiler. Bu
kusatma esnasinda Osmanlilardan da epeyce sehid verilir. Ahmed Pasa, büyük bir mücadele
sonucu (2 Saban) 7 Temmuz'da Sabacz (Bögürdelen)i zapteder. Böylece Kanunî ilk fethini
gerçeklestirmis oluyordu. Sultan Süleyman, ertesi gün Ahmed Pasa ile sancakbeylerini
huzuruna kabul ettikten sonra kaleye gelir. Pâdisah, sehrin istihkâmlarinin
arttirilmasini emr ettikten sonra askerinin Sirmi'ye geçmesi için Sava üzerine köprü
yaptirir. Insaatin sürdügü dokuz gün içinde Sultan Süleyman, isçilerin gayretlerini
artirmak için nehir kenarinda bir çardak altinda kalip insaatin tamamlanmasini bekler.
Böyle manevî bir destek ve etki altinda kalan ordu ve saray agalari can ve basla
çalisarak köprü yapim isini çabucak tamamlatmak hususunda elden geleni esirgemezler.
Bu sirada daha baska kalelerin feth edildigi haberi gelir. Insaata baslandiginin onuncu
günü köprü tamamlanmisti. Ancak nehir birden tastigindan köprü kismen harab olmussa
da kisa bir süre içinde yeniden onarilmis ve asker buradan geçmisti.
Bu sirada Belgrad'in kusatilmasi ile ugrasan Pîrî Pasa ise buranin
karsisindaki Zemin Kalesi (Zemun, Zemlin)'ni ele geçirmisti. Bu esnada Pîrî Pasa'yi
çekemeyen Ahmed Pasa'nin tesiriyle Belgrad muhasarasinin kaldirilip Budin üzerine
yürünmesi kararini alan Sultan Süleyman, daha sonra bu karardan vaz geçerek l
Agustos'ta Zemin civarinda yüksek bir mevkie otag kurup, kusatmanin bir an evvel
sonuçlandirilmasi emrini verir. Siddetle kusatilan Belgrad'in kale muhafizi
dayanamayacagini anlayinca eman dileyerek 30 Agustos'ta kaleyi teslim eder. Kale halkindan
bir kismi Macaristan'a giderken, aslen Sirpli olan bir kismi da evlad, aile ve mallariyla
Istanbul'a nakl olunarak Yedikule civarinda iskan edilirler. Belgrad'dan getirilenlerin
yerlestirildikleri mahalleye Belgrad Mahallesi denilmeye baslanir. Fetihten sonra 200 top
ile tahkim edilen Belgrad Kalesi, Semendire ile birlikte muhafazasina 900 bin akça has
ile Bosna Sancakbeyi Yahya Pasa oglu Bâli Bey muhafazasina tayin edilirken Bosna da
Sultanzâde Hüsrev Bey'e verilir.
Belgrad seferi esnasinda Osmanli ordusunda filler de bulunuyordu ki, Lütfi
Pasa bunlarin iki tane oldugunu belirtir. Kanunî'nin bu ilk seferine Edirne, Filibe ve
Sofya medreseleri talebeleri de istirak etmislerdi. Belgrad, ele geçirildigi tarihten
itibaren Avrupa seferlerinde Osmanli ordusunun en mühim üslerinden biri olmus ve
"Dâru'l-cihâd" adini almistir.
Kanunî Sultan Süleyman, Belgrad'dan Istanbul'a dönerken l9 Ekim'de iki
yasindaki oglu Murad'in, gelisinden iki gün önce de bir kizinin ölüm haberini almisti.
Istanbul'a girdikten on gün sonra da dokuz yasindaki oglu Mahmud çiçek hastaligindan
öldü (29 Ekim). Vezirler, Pâdisah'in çocuklarinin cenazelerine yaya olarak refakat
ettiler. Bunlar, Yavuz Sultan Selim türbesinin yanina defn edildiler.3. Rodos'un Fethi
Bilindigi gibi, Kanunî Sultan Süleyman'in Akdeniz'de Osmanli hakimiyetini kurmak için
giristigi büyük mücadelede, Rodos seferi ilk, Malta seferi ise son dönemi ifade eder.
Dünya tarihinin esine ender rastladigi ünlü Pâdisahin saltanatinin ikinci yilinda
Rodos'u ve ona bagli bulunan adalari ele geçirmesi, Dogu Akdeniz'de Osmanli
hâkimiyetinin yerlesmesini sagladigi gibi, mücadelenin bundan böyle Orta ve Bati
Akdeniz'e intikal ettirilmesi imkanini da saglamisti.
1309'dan beri Saint Jean d'Hospitaliers veya Saint Jean de Jerusalem denilen
sövalye tarikatinin elinde bulunan Rodos adasi ile civarindaki adalar, eskiden beri
Osmanlilarin ele geçirmek istedikleri önemli yerlerdi. Sultan Süleyman, Belgrad'i
almayi basardiktan sonra Osmanli siyasetinin bu ikinci mes'elesini de halletmek istiyordu.
Zira fethi zarurî kilan bazi sebepler vardi. Buranin fethi, Osmanli ülkesine yeni ilhak
edilmis bulunan Misir, Suriye ve Dogu Akdeniz sahillerinin emniyeti bakimindan önemliydi.
Bunun için de Rodos ve ona bagli olan diger adalarin Osmanlilarin elinde bulunmasi
gerekiyordu. Nitekim bu zorunlugu takdir eden Yavuz Sultan Selim, saltanatinin son
yillarinda, Sövalyeler üzerine yürümek için büyük çapta bir donanma hazirlamaya
koyulmus, ancak bu tasavvurunu gerçeklestiremeden hayata gözlerini kapamisti.
Hiristiyanligin, Osmanli hac, ticaret ve ulasim yolu üzerinde, bu emniyeti tehlikeye
sokabilecek tehlikeli kalesi durumundaki Rodos'ta bulunan sövalyeler, Osmanli ticaret ve
hac gemilerine saldirmakla kalmamislar, ayni zamanda Canberdi Gazali'ye de yardimda
bulunmuslardi. Bundan baska onlar, Rodos'ta bulunan Cem Sultan'in oglu Murad'i da taht
vârisi olarak ortaya sürmüslerdi. Ayrica kalelerinin saglamligina güvenmekte olan
Rodos sövalyeleri, korsanlik faaliyetlerine devamla, bir taraftan Müslümanlarin
yollarini kesip gemilerini aliyor, öbür taraftan da Osmanli sahillerinde ardi arasi
kesilmeksizin bazi fesatliklarda bulunuyorlardi. Bundan baska bes alti bin civarinda
Müslüman'i esir alip adalarinda onlara türlü iskenceler yaptiklari da biliniyordu.
Iste Kanunî, bu siyasî ve stratejik sebeplerden dolayi Rodos proplemini
halletmek istiyordu. Böylece, bir bakima babasindan miras olarak devr aldigi bir siyaseti
devam ettirmek ve babasinin yarida birakmak zorunda kaldigi önemli bir meseleyi halletmek
niyetinde idi. Ayni zamanda o, Rodos'u feth etmek suretiyle dedesi Fâtih Sultan Mehmed'in
gerçeklestiremedigi bir seyi de yapmis olacakti. Eserimizin, Fâtih'le ilgii bölümünde
de görülecegi üzere o, birbirlerini kovalayan zaferleri arasinda sadece iki yerde
istedigini ele geçirememisti. Bunlardan biri Belgrad, digeri de Rodos'tu. Tahta henüz
geçmis olan genç Süleyman, saltanatinin ilk yilinda Belgrad'i zapt etmek suretiyle
Fâtih'in düsüncesini gerçeklestirmis oluyordu. Onun, Belgrad'in hemen arkasindan Rodos
üzerine yönelmesinde, nisbeti az da olsa ayni psikolojinin etkili oldugunu söylemek
mümkün olsa gerekir.
Rodos'un fethi hususunda Divan-i Hümayûn'da yapilan müzakerelerde ekseriyet,
Rodos seferine taraftar görünmüyordu. Zira bunlar, Sövalyelerin söhreti, adanin
müstahkem olup uzun süre muhasaraya dayanabilmesi ve bir sefer vukuunda Avrupa'nin
derhal buraya yardimda bulunabilecegini düsünüyorlardi. Bunlara göre sonu tehlikeli
bir macera ile bitecek sefere girismek dogru degildi. Bu düsünceye karsilik Vezir-i
A'zam Pirî Mehmed Pasa ile ikinci vezir Çoban Mustafa Pasa ve denizci Kurdoglu
Müslihiddin Reis, Rodos seferine taraftar olup Avrupa tarafindan endise edilmemesi
gerektigini ileri sürüyorlardi. Bu arada casuslari vâsitasiyle Rodos hakkinda bilgi
toplayan Kanunî, sefere karar verir. Bununla beraber sefere çikmadan önce, Hammer'in
ifadesiyle " Kur'an-i Kerim'in emrini yerine getirmek için Üstad-i A'zam'a bir
mektup gönderir. Bu mektupta Üstad-i A'zam teslim olmasi isteniyor ve arzusu ile itaati
kabul ettigi takdirde sövalyelerin hürriyetleri ile mallarina dokunulmayacagina dair,
yerlerin ve göklerin yaraticisi olan Allah, O'nun elçisi olan Hz. Muhammed ve diger
Peygamberler adina yemin ediyordu." Fakat bu teklif, Üstad-i A'zam tarafindan red
edilir.
Bu sirada Avrupa devletleri de birbirleri ile mücadele halinde
bulunduklarindan, Rodos ile ilgilenebilecek durumda degillerdi. Rodos ile ilgilenebilecek
tek devlet olan Venedikliler de yapilan ticaret antlasmasi ile pasif hale getirilmislerdi.
Divan'da alinan sefer kararindan sonra hazirliklarina baslayan Osmanli ordusunun basina
serdar olarak ikinci vezir Çoban Mustafa Pasa getirilir. Öte yandan bu seferi haber alan
Rodos Üstad-i A'zami Philippe Villiers de l'Isle Adam, bazi tedbirler alarak kaleyi
tahkim ettirmis, yiyecek depolatmis, sehrin önündeki limana zincir çektirmis, ayrica
Papa ve Fransa'dan da yardim istemisti.
Osmanli donanmasi, 5 Haziran l522'de 300 gemi ile Çoban Mustafa Pasa
komutasinda harekete geçer. Donanmada pek çok mühimmattan baska onbin deniz ve itfaiye
neferi bulunuyordu. Sultan Süleyman da 2l Receb 928 (l6 Haziran l522) tarihinde
Istanbul'dan hareketle Üsküdar'a geçmis, buradan Kapikulu askerleri ve sefere memur
olan diger eyâletlerin timarli sipahileriyle birlikte karadan yola çikmisti. Bu sefere
nadir bir istisna olmak üzere, Sadrazam Pîrî Mehmed Pasa'nin amcasi olan Seyhülislâm
Zenbilli Ali Cemalî Efendi (l503 - l525) de katilmistir.
Osmanli donanmasi, Rodos yakinlarindaki Gnido adasina varmisti. 24 Haziran'da
Rodos önlerine gelen Osmanli donanmasi, Rodos kalesinin dört mil kadar dogusundaki bir
limana demir atar. Kaleyi abluka altina alan ordu, Pâdisahin karadan gelmesini bekler.
Nihayet Kütahya - Aydin yolu ile Marmaris'e, oradan da 28 Temmuz'da Rodos adasina geçen
yüzbin kisilik ordu, surlar boyunca mevzilenir. Bu esnada Ingiliz, Fransiz, Italyan,
Ispanyol, Alman ve Portekiz milletlerine mensub sövalyeerden mütesekkil Rodos
müdafileri ise kalenin bes ana burcunu müdafaaya basamislardi.
Çarpismalar, l Agustos'ta Alman burcuna top atisi ile baslar. Kanunî,
Kiziltepe denen yerde otagini kurdurarak kusatmayi buradan idare eder. Siddetle ve birbiri
ardinca süre gelen Osmanli hücumlari, bes ay kadar devam eder. Bu arada zaman zaman
kismî basarilar da kazanilmisti. Sonunda dayanamayacaklarini anlayan sövalyeler, kaleyi
teslim edeceklerini Kanunî'ye bildirmek zorunda kalirlar. Yapilan müzakereler neticesi
21 Aralik 1522'de bir teslim antlasmasi imzalanir. Buna göre 2l3 yillik sonuncu Haçli
Devleti de tarihe karisir. Buna göre Katolik Hiristiyanlarin Yakin Dogu'dan tamaman
uzaklastirilmalari da saglanmis olur. Antlasma geregi sövalyelerin adadan çekilmelerine
müsaade edildigi gibi, sehirdeki Hiristiyanlarin dinî âyin ve inançlarinda serbest
olmalari, ada sakinlerine bes yil kadar vergi vermemeleri ve kendilerinden devsirme
alinmamasi gibi imtiyazlar da bahsedilmistir. Bu arada tanassur etmis olan (Hiristiyanligi
kabul eden) Sultan Cem'in oglu Murad da yakalanarak iki oglu ile birlikte ortadan
kaldirilir. Sövalyelerin Rodos'u terkinden sonra Pâdisah, 20 Ocak 1523'te Câmie
çevrilen Saint Jean Kilisesinde Cuma namazi kilmisti. Bu namazda imamligi, sefere istirak
etmis olan Seyhülislâm Zenbilli Ali Cemalî Efendi yapmisti. Rodos, Midilli sancagina
baglanarak Dizdarzâde Mehmed Bey'in idaresine verilmistir. Osmanlilar, ayrica bu sefer
sonrasi Anadolu sahillernde Bodrum, Aydos, Tahtali kalelerini, Leros, Sömbeki, Kalimnos,
Limonsa adalarini ele geçirmislerdir. Böylece Rodos kalesi ve adasiyle birlikte Oniki
adanin tamami ve Bodrum da teslim olmustu. Bodrum'un fethi, Anadolu tarihi bakimindan da
önemlidir. Zira burasi, Anadolu'da Hiristiyanlarin elinde bulunan tek toprak parçasi
idi.
29 Aralikta Kanunî, Rodos sehrine girip kaleyi gezer. Bu günlerde
Hiristiyanlik âleminde Noel kutlaniyordu Papa Ikinci Hadrianus, Roma'da Saint Pierre'de
Noel âyinini icra ederken, kilisenin saçagindan bir tas düsüp Papanin ayagina dogru
yuvarlanir. Kardinaller bu hâdiseyi muhasarasi aylardan beri devam eden Rodos'un
düsmesine isaret saydilar.
Rodos'un fethi, Türk topçulugunun Avrupa topçulugu karsisindaki
üstünlügünü gösterdigi gibi, o çagda alinmasi adeta mümkün görülmeyen ve
Hiristiyanligin Islâm âlemine dogru bir kalesi sayilan adanin zapti, Avrupa'da büyük
bir hayret ve teessür uyandirmistir. Bu arada Rodos'un fethini müteakib Rodos
hapishanelerinde bulunan alti bin kadar Müslüman esir de kurtarilmistir.
Rodos'a derhal Türk göçmenleri yerlesmeye basladilar. Birçok câmi,
imâret, mektep, medrese, çesme ve yol yapilip ada imar edilir. Rodos, bir sancak merkezi
olur. Buraya devamli olarak bahriye sancakbeyleri (Tümamiral) vali tayin edildi. 2 Ocak
günü aksam üzeri Kanunî Yesil Melek kadirgasina binip Rodos'tan ayrilir. Anadolu'da
Marmaris'e geçer. 3 Ocak'ta da Marmaris'te idi. Aydin, Midilli, Karasi, Mentese ve
Saruhan sancakbeylerine, Anadolu beylerbeyisi Kasim Pasa'nin nezaretinde Rodos'taki insaat
, imar ve iskân isleri bitinceye kadar adada kalmalarini emr ettikten sonra Istanbul'a
dogru yola çikan Kanunî 26 günde Istanbul'a varir. 29 Ocak l523'te yedi ay on iki gün
süren bu ikinci sefer-i hümayûnunu bitirerek Istanbul'a gelmis olur. Bu arada Osmanli
donanmasi da Istanbul'a döner.
Rodos'un fethi edilmesi ile ilgili olarak gönderilen zafernâmelere Venedik
mukabelede bulundugu gibi Sah Ismail de cülûstan beri ilk defa olarak taziyet ve tebrik
vecibesini yerine getirmis, Rodos fethinden dolayi da memnunlugunu bildiren bir mektup ile
bir elçi göndermisti.
Rodos'un fethi ile Avrupa'da Kanunî'nin söhreti biraz daha artmis oluyordu.
Belgrad ve Rodos'un, Hiristiyan dünyasinin bu iki kilit noktasi sayilan müstahkem
kalelerinin Kanunî tarafindan düsürülmesi, Osmanlilarin ileride basaracaklari daha
büyük fetihleri için bir isaret sayildi.
5. Ibrahim Pasa'nin Misir'daki IslâhatlariMisir'da, sosyal düzenin
saglanmasina önem verdigi anlasilan Kanunî, burada, sarsilan devlet otoritesi ile
düzenini yeniden tesis, Osmanli kanunlarni vaz' ve bozulan idareyi islâh etmek
istiyordu. Bu maksatla Vezir-i A'zam Ibrahim Pasa'yi Misir'a gönderir. l Zilhicce 930 (30
Eylül l524)'da donanma ile ugurlanan Ibrahim Pasa'ya, bizzat Pâdisah, Marmara adalarina
kadar refakat ederek orada kendisine pek dostane bir sekilde veda eder. Uhdesine Misir
Beylerbeyligi de havale olunan Ibrahim Pasa'nin maiyetine Rumeli Defterdari Iskender
Çelebi, Ulûfeciler Agasi Hayreddin Aga, Çavusbasi Sofuoglu Mehmed ile 30 nefer çavus,
Divan kâtibi olarak Celâlzade Mustafa Çelebi ile bazi hazine kâtipleri ve 500 kadar
yeniçeri memur edilip on kadirga ile yola çikmisti. Ibrahim Pasa, Sakiz Adasi'na
ugrayarak orada Ceneviz idarecileri tarafindan selamlandiktan ve kendisine takdim edilen
hediyeleri aldiktan sonra l0 Muharrem ( 7 Kasim )'da Rodos'a yanasir. Osmanli donanmasi
Iskenderiye'ye yelken açtigi halde, sonbahar rüzgarlari yüzünden Anadolu sahiline
düserek Rodos'tan hareketinden üç hafta sonra Marmaris körfezine girmek zorunda kalir.
Yilin bu mevsiminde deniz yolculuguna güvenilemedigi için Ibrahim Pasa karadan gitmeye
karar verir. Geçtigi bütün yollarda halka karsi iyi davranan, idarecileri kontrol eden
ve onlarin tebeaya karsi daha müsamahali davranmasini saglayan Ibrahim Pasa, bu iyi
niyeti ve tarafsizligi sebebiyle halkin duasini alir. Bu uzun ve yorucu yolculuktan sonra
2 Nisan l525'te Kahire'ye giren Ibrahim Pasa, eyâletin ahvalini teftis, islâh ve tanzim
etmek üzere maiyetindeki idarecilerle, Misir'daki Memlûklü idarecilerden mürekkeb bir
hey'et teskil edip Kal'atü'l-Cebel'de devamli divan akdine baslar. halkin çesitli
sikâyetlerini dinler. Kayitbay zamanindaki kanunlari gözden geçirir. O, halkin içinde
bulundugu ekonomik ve sosyal durumu ile hazineyi esas alarak kanunlar tasarlar. Fetihten
beri sâdir olan fermanlar ve Misir idaresinin geçirdigi safhalari gözönüne alarak
tasarladigi bu kanunlar, Misir'in eski kanununu ta'dilen mutedil ve mufassal bir
kanunnâme sekline bürünür. Hazirlanan bu tasari, Istanbul'a gönderilir. Pâdisah
tarafindan tasvibi alindiktan sonra kanun haline getirilen bu tasari, "düstûru'l -
amel olmak üzere" Misir hazinesine teslim edilir.
Ibrahim Pasa'nin, Misir'da geçirdigi üç ayin her günü, bir baska adaletli
ve lütufkâr icraatla dikkati üzerinde topluyordu. Sürekli olarak memleketin
ihtiyaçlarina uygun kanunlar koyuyor ve eskilerini düzeltiyordu. Eski idarenin açtigi
yaralari onarmaya çalisiyordu. Bu arada Beni Havare ve Beni Bakar adiyla anilan ve
hainlikle itham olunan asiretlerin reislerini astirmakla cezalandirdi. Bu cezalar,
digerleri için de bir manada ibret oldu. Böylece vahalara ve Habesistan'a kadar Asagi ve
Yukari Misir'daki öbür Arap asiretleri seyhlerine, Pâdisah'a itaatla bagli
kalacaklarina yemin etmeleri ihtar olundu. Sehirlerde tellâllar dolasarak idareden
sikâyetçi olanlarin gördükleri zulümleri bildirmeleri ilan olundu. Memlûklü
zamanindan beri borçlu oldukarindan dolayi haps edilen fakirlerin borçlari ödenerek
saliverilmeleri saglanir. Egitim ve öksüzlerin yiyeceklerinin saglanmasi için özel
yönetmelikler konularak bunlara maas baglanir. Ibrahim Pasa, kalede vali konaginin
karsisinda, hükümet hazinesini muhafaza için iki kule yaptirir. Ibrahim Pasa,
Beylerbeyi sifati ile Misir'da bulundugu sirada öteden beri Kahire'nin ugradigi gaileler
sebebiyle yikilmis veya harab olmus câmi, medrese ve diger hayrat eserleri kendi
hesabindan ve kendi masrafi ile tamir ettirmisti ki, Ömer Câmii bunlardan biridir. Vergi
defterleri Sultan Kayitbay ve Kansu Gavri zamanlarindaki hallerine konuldu. Gerçekten o,
tatbik edilen mevzu ve muhdes nizami, özellikle sikâyet konusu olan vergi hususunu,
âmil, mübasir, urban seyhi ve sair a'yândan istisfar etmis (sorusturup ögrenmis),
Memlûklü devrine ait eski defterleri buldurup Kayitbay devri nizami ile Gavri ve
Hayirbey zamanindaki muamelati inceletip, bu sonuncularla, Hain Ahmed Pasa'nin ihdas
ettigi haksizlik, zulüm ve bid'atleri ortadan kaldirmistir.
Pâdisah, Malî ve idarî islâhatlar için üç ay kadar Misir'da kalan
Ibrahim Pasa'nin eyâlette yaptigi islâh ve düzenlemesine kani olunca istedigi kimseyi
Beylerbeyi olarak tayin etmesi hususunda kendisine selâhiyet vermisti. O da, Defterdar
Iskender Çelebi'nin tavsiyesine uyarak eyaleti, Sam Beylerbeyi olan Süleyman Pasa'ya
verip Misir Beylerbeyligi'ne, Hamzavî'yi de defterdarliga tayin ederek 22 Saban 93l (l4
Haziran l525)'de Kahire'den ayrilir. Sam yolu ile Anadolu'ya hareket eder. Maras'tan
Kayseri'ye gitmekte iken bazi Türkmen boylarinin agirliklarini vuracaklari haberini alir.
Bunlarin ileri gelenlerini çagirtarak, Sehsuvaroglu Ali Bey'in, Ferhad Pasa'nin tesiriyle
öldürülmesi sonucu Dulkadir ülkesinde timari hazineye aktarilan Türkmen
sipahîlerinin timarlarini iade ettirir. Daha sonra da l525 senesi Eylül'u basinda
Istanbul'a varip Pâdisahin huzuruna çikan Ibrahim Pasa, Misir'daki icraati hakkinda ona
bilgi verir. Pâdisah, onun Misir'daki icraatindan memnun olarak kendisine ihsanlarda
bulunur.
MACARISTAN SEFERLERI
Osmanlilarin Rumeli'ye ayak bastiklari günden itibaren bir buçuk asirdan daha
fazla bir sürede karsilarinda ya hasma yardimci veya hasim olarak Macarlari gördükleri
bilinmektedir. Bundan dolayi Türkler'in Macarlar'a, Macarlar'in da Türkler'e karsi olan
düsmanliklari, Macaristan'in zaptina kadar devam etmistir. Belgrad ile birlikte bir kaç
kalenin Osmanlilar'ca alinmis olmasi, Macarlar için büyük bir darbe olmustu. Gerçekten
Belgrad'in zapti, Avrupa fetihlerine yol açan önemli bir âmil olmustu. Nitekim
Belgrad'in alinmasindan sonra Macaristan, Hirvatistan, Transilvanya ve Dalmaçya gibi
yerler, daha rahat ve güvenli bir sekilde Osmanli akinlarina hedef oldular. Bu arada Gazi
Hüsrev, Sinan ve Bâli Beyler'in akinlari Mohaç savasina kadar devam edecektir.
Macarlar'in, Eflâk islerine karismalari, Osmanlilar aleyhine Bogdan'la ittifak
yapmalari, Sarlken'in bir Avrupa Imparatorlugu kurma tehlikesi ve Safevîler'le anlasma
yapmasi gibi hadiseler üzerine Üngürüs seferine karar verilir.l. Mohaç Meydan
Muharebesi Belgrad'in fethi, Osmanlilar'in tabii yayilma sahasi olarak gördükleri Orta
Avrupa üzerine yürümek yolunda önemli bir adim olmustu. Bu arada hudud bölgelerinde
de bazi karisikliklar çikmis, Tuna boylarinda Macarlar'la küçük çapli çarpismalar
olmustu. Bununla beraber, Kanunî'nin sefere karar vermesi, Papalik, Macaristan ve
Lehistan münasebetlerinin neticesi olarak ortaya çikan birçok âmile dayanmakta ise de,
bu kararda Fransizlar'in da önemli sayilabilecek bir rol oynadiklari belirtilmektedir.
Kanunî Sultan Süleyman'in saltanat yillarinin basinda Fransa ile Almanya
birbirlerine karsi hasim duruma geldikleri gibi birbirleriyle mücadeleye de
baslamislardi. Fransa Krali I. François'nin, Alman imparatorluk seçiminde Sarlken
(Charles Quint)'e rakip olarak adayligini koymus olmasi, iki devletin siddetli bir
mücadeleye girmesine sebep olmustu. I. François'nin, l5l9'da imparator seçilen Habsburg
hânedanina mensub Sarlken ile yaptigi mücadelede esir düsmesi üzerine, I.
François'nin annesi ve saltanat nâibesi Angouleme düsesi Louise de Savoie, Kanunî
Sultan Süleyman'a bir mektup göndererek kendisinden yardim talebinde bulunmus, Pâdisah
da Macaristan üzerine yürümek suretiyle fiilî bir yardimda bulunacagini va'd etmisti.
Kanunî, Sarlken'in kurmak istedigi Avrupa Imparatorlugu'nu, Osmanlilar için büyük bir
tehlike olarak görüyordu. Bu tehlike sadece Bati'dan degil, l524 Mayis'i sonlarinda
vefat etmis olan Sah Ismail'in yerine geçen Tahmasb vesilesiyle Dogu'dan da kendini
gösteriyordu. Zira Sarlken ile Tahmasb, Osmanlilarin aleyhindeki bir ittifak içinde
idiler. Iran, Çaldiran'i bir türlü unutmamisti. Buna ragmen tek basina Osmalilar'la
basa çikmalari da mümkün görünmüyordu. Bu sebeple Avrupa'nin en büyük gücü
haline gelmis ve bütün bir Bati tarafindan desteklenen yeni Imparator Sarlken ile
Osmanlilar aleyhine bir ittifak kurma gayretinde idi. Hem Iran'in hedeflerini, hem de
Sarlken'in kendisine karsi meydana sürecegi büyük kuvvetin farkinda olan Kanunî, bu
sebeple Fransa'yi himaye etmek istiyordu. Böylece Bati'yi siyaseten bölmeyi
hedefliyordu.
Öyle anlasiliyor ki, bu siralarda Macaristan'in iç durumu da pek iyi degildi.
Macar Krali'nin kötü yönetimi devam ettiginden, Erdel Beyi Zapolyai hem krala, hem de
krallik üzerindeki Habsburg nüfuzuna karsi çikiyordu. Kötü bir yönetimin altinda
âdeta ezilen Macar köylüleri, memnuniyetsizliklerini belirtmek gayesiyle Protestanlik
hareketlerine katildiklari gibi, paralarini alamayan birçok Macar askeri de Osmanli
Akinci Beyi Bali Bey'e siginiyordu. Kanunî'nin, gerek akinci, gerekse diger kaynaklardan
istihbarat ettigi bu durum, onun sefer kararini çabuklastirmisti. Ayrica Macaristan'in
ele geçirilmesi ile Osmanlilar, Habsburglarla aralarindaki engeli kaldirmis olacaklar ve
böylece Viyana kapilarina varilmasi için büyük bir mania asilmis bulunacakti.
Macaristan seferinin hazirliklari tamamlandiginda Kanunî, bir yil önce vefat
etmis olan Seyhülislâm Zenbilli Ali Cemali Efendi'nin yerine, Osmanli dünyasinda hukuk,
edebiyat, dil ve tarih alanlarinda hakli bir söhrete sahip olan Kemal Pasazâde'yi tayin
ederken, kendisinin bulunamayacagi sirada Pâyitaht (baskent) in idaresi için de Misir'in
eski valisi olan Kasim Pasa'yi Kaymakam (Kaim-i makam) olarak görevlendirir.
Sefer hazirliklarini tamamlayan Pâdisah, ll Receb 932 (23 Nisan l526)'de yüz
bin kisilik bir ordu ile yeni dökülmüs ve Avrupa'nin hayalinden geçiremeyecegi
derecede mükemmel 300 top ile birlikte Istanbul'dan hareket eder. Bu üçüncü
"Sefer-i Hümâyunu"na çikmadan önce hükümdar, Eyyub Sultan, Ebu'l-Vefa ile
babasi Yavuz, dedesi II. Bâyezid ve Fâtih'in türbelerini ziyaret ederek dua eder.
Bütün bu mekânlarda, Allah'in kendisine yardim etmesini diler.
Gerçekten Islâmî anlayisa göre savasin gerçek mahiyeti, körü körüne
bir kirma ve kirilma hâdisesi degildir. O, presipler adina yapilan bir cihaddir. Cihad
için de her seyden evvel ordulara mânevî güç gerektir. Iste Kanunî de Mohaç Meydan
Muharebesi'ne girismeden evvel gözlerinden yaslar akitip, yüzünü yerlere sürerek
mânevî kuvvetlerden istimdad ediyordu. Öyle ki, önüne düstügü ordulari, gittiklere
yerlere tevhidi de beraber tasiyacaklari için devleti dinin, dini de devletin yardimcisi
ve tamamlayicisi görerek, ecdadi gibi maddî kuvvetlerinin ikmali kadar, mânevî
kuvvetlerinin yardimini da ihmal etmiyordu.
23 Nisan'da Istanbul'dan hareket edip Halkali Pinar denen menzile varan
ordunun, büyük bir düzen ve disiplin içinde bulundugu anlasilmaktadir. Zira
Kanunî'nin emrine göre ekilmis tarlalara girmek, hayvan otlatmak ve toprak sahiplerinin
hayvanlarini almak, ölüm cezasini gerektiriyordu. Pâdisahin emri hilafina hareket eden
birkaç kisinin ya basi kesildi veya asildilar. Hammer'in ifadesine göre, Pâdisahin
emrine uymayan bir kaç kadi bile cezanin siddetinden kurtulamadi. Pâdisahin,
reâyâsinin menfaatlerini korumak ve onlara her ne sekilde olursa olsun bir zararin
gelmemesi için gösterdigi bu çaba, onun tebeasini ne kadar düsündügünün bir
isaretidir. Iyi bir Müslüman hükümdar olan Kanunî'nin anlayisina göre, kendisinin
idare ettigi halkindan yine kendisi sorumludur. Gerek Kur'an-i Kerim, gerekse Hz.
Peygamber'in hadislerinde bu konuda pek çok emir bulunmaktadir. Bütün bunlari bilen
Pâdisah, elbetteki bu emirlere riayet etmekle kendini vazifeli biliyordu. Iste bunun
içindir ki o, halkinin malina en ufak bir zararin gelmesini istemiyordu. Harp içinde
dahi olsa, böyle bir zarara tahammül edemiyen hükümdar, aksine davranislarin, en
büyük ceza olan idamla sonuçlanacagini ilan etmekten çekinmiyordu. Onun, kanunsuz
davranislari affetmeyisi, orduda büyük bir disiplinin meydana gelmesine sebep olmustu.
Gerçi bu disiplin sadece Kanunî döneminde degil, hem daha önce, hem de daha sonra
vardir. Zira bütün Osmanli hükümdarlari, yönetme bakimindan kendilerini Allah'a karsi
sorumlu tutuyorlardi. Bu sorumluluk anlayisi onlarda, baska dinden olan hükümdarlara
benzemeyen hasletler meydana getirmisti. Bunun içindir ki Kanunî dönemi Osmanli
dünyasinin sosyal hayati ile birlikte ordusundan da bahs eden ve Osmanli ülkesinde
senelerce kalmis olan Avusturya elçisi Busbecq, kendi arzusu üzerine üç aya yakin bir
süre karargaha yakin bir köyde kalarak Müslüman Türk ordusunu yakindan görmek ve
takib etmek firsatini bulduktan sonra görgü ve müsahedelerine dayanarak asagida
özetleyecegimiz su bilgileri verir.
"Yanimda bir iki arkadas oldugu halde kendimi belli etmeden her tarafta
dolastim. Dikkatimi çeken ilk nokta, muhtelif teskilâtlara mensub askerlerin kendi
karargahlarindan disariya çikmamalari oldu. Bizim karargahlarimizda meydana gelen
olaylari bilenler, buna inanmakta zorluk çekerler. Fakat hakikat su ki, her tarafta tam
bir sükût ve sükûnet hüküm sürüyordu. Asla kavga ve münakasaya rastlanmiyor,
herhangi bir cebir ve siddet hareketi görülmüyordu. Sarhosluk, öfke veya hiddetten
ileri gelen yüksek sesler bile yoktu. Bundan baska her taraf öylesine temizdi ki, ne
süprüntü, ne gübre yiginlari, ne de göze ve buruna fena gelen bir seye tesadüf
imkani vardi." Busbecq, Müslüman - Türk dünyasina dis biledigi halde su ifadeleri
kullanmaktan da kendini alamaz. " Simdi benimle beraber geliniz ve sarikli baslardan
meydana gelen bu büyük kalabaliga gözlerinizi çeviriniz. Türlü türlü, renk renk
parlak esvablar (elbiseler)... Her tarafta altin, gümüs, lâal, ipek ve atlas
piriltisi... Bu manzarayi dil ile anlatmak imkan disi bir is. Yalniz sunu söyleyelim ki,
gözlerim simdiye kadar bundan güzel bir manzara görmemistir. Mâmafih, bütün bu
servet ve ihtisam içinde yine de büyük bir sadelik ve iktisad göze çarpiyor. Herkesin
elbisesi ve mevkii ne olursa olsun, ayni biçimde. lüzumsuz islemeler ve kenar süsleri
yok. Halbuki bizde bu âdettir. Pek çok masrafa mal olur ve üç günde de bozulup
gider."
Elçi bunlari anlattiktan sonra, kumar ve sarhosluk bilmeyen askerin çalgi ve
türkülerle eglendigine, çagirip söyledikleri havalarin da gazâ ve sehâdet (sehidlik)
temlerini isleyen hamâset destanlari bulunduguna isaret ettikten sonra, ordunun, hayvanî
gidalardan ziyade nebatî, basit ve sihhî gidalarla beslendigini, Ramazan ayini
karsilamak için ise mutad yiyeceklerini daha da sadelestirdiklerini, fakat Ramazan
arefesinde yalniz yiyip içmede degil, haram ve yasak zevklere karsi da, oldugundan daha
çekingen davranarak oruca kendilerini hazirladiklarini söyler. O, Hiristiyanlarin
perhize girmeden önce sanki bu imsakin acisini pesin olarak çikarmak ister gibi,
kendilerini çilginca eglenceye, dans ve sarhosluga verdiklerini, senenin bu günlerinde
memleketlerini ziyaret eden yabancilarin, Hiristiyanlarin çildirmis olduklarini
söylemelerine sasilmamasi gerektigini uzun uzun anlatip, sonunda Türkler'de
üstünlügün ve basarinin sirrina temas ederek: "Türkler'de seref ve makam, idarî
mevkiler, sadece liyakat ve bilginin mükafatidir.Tenbel ve agir olanlar, hiç bir zaman
yükselemezler. Iste Türkler'in, her neye tesebbüs ederlerse muvaffak olmalari, hâkim
bir irk haline gelmeleri ve her gün devletlerinin hududlarini biraz daha
genisletmelerinin hikmetini liyakat, kabiliyet ve çaliskanliga verdikleri bu ehemmiyette
aramalidir."
"Bizim askerî sistemimizle Türk sistemini karsilastirinca gelecegin bize
neler hazirladigini düsünüp korkudan titriyorum. Karsilasan iki ordudan biri galip
gelecek -ki bu herhalde Türk ordusu olacak- digeri ise mahv olacaktir. Çünkü Türk
ordusu sirtini kuvvetli bir imparatorlugun genis kaynaklarina dayamis, zinde, tecrübeli
ve sarslmamis bir kuvvet. Askerleri zafere alismis, zor sartlara dayanma kabiliyetine
sahip, intizam ve disipline riayetkâr, uyanik ve kanaat ehlidirler. Bizimkilerde ise
umumi bir fakirlige mukabil hususi israf, yipranmis kuvvet, mâneviyat bozuklugu,
tahammül yoklugu ve idmansizlik var. Serkes askerler, aza kanaat etmeyen subaylar.
Disiplin kavramiyla alay ederiz. Basibosluk, sarhosluk, serkeslik ve zevke düskünlük
bizde alabildigine vardir. Bu durumda neticenin ne olacagi gün gibi asikârdir. Herhalde
simdilik Iran lehimize bir durum yaratmakla beraber, Türkler Iran'la bir anlasmaya
vardiklari zaman onlardan ve diger Sark devletlerinden de yardim görerek bütün
güçleriyle bogazimiza sarilacaklardir. Bu büyük tehlikeye karsi ne kadar gevsek ve
hazirliksiz oldugumuzu düsündükçe içim ürperiyor."
Avusturya elçisi Ogier Ghiselin de Busbecq'in dedigi gibi, gerçekten de
Osmanli medeniyeti âbidesi örülürken bu âbideyi yükselten her tas, mutlaka kendi
mevziine ve kendi mevkiine konmus bulunuyordu. Son derece titiz bir inzibat fikri ile
yapilan vazife ve selahiyet taksimi ise, devlet düzeninin aksamadan dönmesinde en
büyük rolü oynamakta idi.
Devletin bu mevzuda en göze deger örnegi olan ordusu, Belgrad'in fetinden bes
sene sonra Mohaç ovasina konarak Macaristan'in karsisina çiktigi zaman , ezici kuvveti,
essiz intizami ve ibâdet derecesine varmis cengaverligi ile sanki bir ordu degil,
efsanevî bir heybet ve azamet örnegi idi.
Daha önce, sefer hazirliklarini tamamlayan Pâdisah'in, 23 Nisan l526'da yüz
bin kisilik ordu ve 300 top ile birlikte Istanbul'dan hareket ettigine temas edilmisti.
Yol boyunca orduya yeni yeni kuvvetler katilmis, Istanbul'dan hareket edildikten iki
buçuk ay sonra Belgrad'a varilmisti. Ibrahim Pasa'nin basinda bulundugu öncü kuvvetler,
Tuna Nehri üzerinde bulunan Petro Varadin (Petervaradin)'i karadan ve nehirden
sikistirarak alir. Bundan baska, Bosna beyleri tarafindan Sirem mintikasindaki kaleler
zapt edilir. Son derece muntazam yürüyen ve etrafa hiç bir hasar vermeyen asil
kuvvetler de Ilok (Illok, Ulak) ve Ösek (Ösiyek, Eszek)'i almisti.
Osmanlilar'in, Macaristan üzerine yürüyecekleri haberini alan Macar Krali
II. Layos (Lui) bir taraftan harbe hazirlanirken, diger taraftan da Avrupa kral ve
prenslerine müracaat ederek yardim istemisti. Bu arada Macar meclisi, kiralin bizzat
savasta hazir bulunmasina karar vermisti.
Ösek kalesinin alinmasindan sonra Tuna'yi takib için iki üç gün içinde
gemiler üzerine kurulan köprüden Drava Nehri geçilecegi sirada Macarlar karsi koymak
istedilerse de muvaffak olamazlar. Nihayet Macar ordusunun Mohaç ovasinda bulundugu da
ögrenilmisti. Osmanli ordusu hem agir yürüyor, hem de harp tertibati aliyordu. Sag
kolda Vezir-i A'zam ve Rumeli beylerbeyi Ibrahim Pasa, sol kolda Anadolu Beylerbeyi Behram
Pasa, merkezde de Pâdisah, yeniçeri agasi ve kapikulu askerleri mutad olan yerlerini
alacaklardi.
Macar Krali II. Layos, Osmanli kuvvetlerini Mohaç ovasinda beklemeye
baslamisti. 26 Agustos'ta Mohaç'a gelen Osmanli ordusu muharebe düzeni alir. Osmanlilar,
büyük hücuma baslanacagi gece, muhtesem bir mum donanmasi yaparak, yedi gögün
yildizini bir yere toplamis sanilan büyük bir gazâ senligi tertib ettiler. Mes'alelerin
meydana getirdigi aydinlik ile kizil bir sevk ve heyecan kiyameti yasayan ovada kösler
vuruluyor, davullar, zurnalar çaliniyor, atlar kisniyor, sancaklar dalgalanip kiliçlar
sakirdiyordu. Aylardan beri siddetle yagan ve araziyi yer yer bataklik haline getiren
yagmur, hizini kesmekle birlikte çiselemeye devam ediyordu. Mohaç ovasinin bir tarafi
zaten Türklerin "Karasu" dedikleri bataklika çevrilmisti. Kanunî, sabah
namazini kildiktan sonra askere belig bir hitâbede bulunmustu. Bundan sonra Pâdisah,
gözleri yasli oldugu halde ellerini göge dogru kaldirarak:
"Ilahî, kudret ve kuvvet senden, imdad ve himaye senden. Ümmet-i
Muhammed'e yardim et. Müslümani yerindirme, kâfiri sevindirme " diye dua eder. Bu
güzel davranisi gören Osmanli saflarindaki bütün askerlerde cesaret ve din sevki
artar. Birlesik bir duyguya kapilan süvariler, atlarinin üzerinden siçrayip yapraklarin
agaçtan düstügü yere atladilar. Yüzlerini topraga sürüp secde ettiler ve Allah'tan
kendilerine zafer nasib etmesini dilediler. Sonra yeni bir sevk ile atlarina bindiler.Ve
Pâdisahlarinin ugrunda canlarini vereceklerine and içtiler.
Bu düzenin bir geregi olarak Pâdisah, cenk elbisesi, yani zirhli harp
elbisesi giymis ve beyaz bir ata binmis olarak merkezdeki yerini almisti. Sabah namazi
üzerinden saatler geçtigi halde iki taraf da taarruza geçmiyordu. Kanunî, düsmanin
iyice yaklasmasini bekliyordu. Nihayet Kanunî'nin bekledigi an gelir. Ikindi vaktiine
dogru, Osmanlilarin yerlerinden kimildamadigini gören Macarlar taarruza geçerler.
Böylece savas, 29 Agustos l526 (20 Zilkade 932) Çarbamba günü ikindi zamani Macar
hücumuyla baslamis olur. Osmanlilar'in son savas planina vâkif olmayan Macarlar, altmis
bin kisilik zirhli süvarileriyle eski Osmanli plani zanniyle asil merkeze hücum ile isi
halledeceklerini ümit etmislerdi. Buna karsilik Osmanlilar da planin geregi olarak
Macarlar'i merkeze çekip çenbere almak suretiyle imha etmek istiyorlardi. Macar
komutanlarindan Piyer Pereney ile Papas Pol Tomori, bütün kuvvetleriyle Vezir-i A'zam
komutasindaki Rumeli askeri üzerine hücum ettiler. Osmanli kuvvetleri plan geregi olarak
geri çekilip düsmani içeriye aldilar. Bunun üzerine yandan Anadolu kuvvetlerinin
sikistirmasi ile Macar kuvvetleri daha içeri alinip toplarin önüne getiriliyordu. Bâli
Bey kuvvetleri, sür'atle düsmanin arkasini çevirerek Macar süvarilerini ikiye
ayirdilar. Bundan baska Macarlarin bizzat Kral Layos komutasindaki ikinci kolu, Anadolu
kuvvetlerinin üzerine yüklendi. Bu kuvvetler de mukavemet edememis gibi hareket
ettiginden bunlar da merkez üzerine yani Pâdisah'in bulundugu ordunun kalbine dogru
hücum ettiler. Kendisini muvaffak olmus gören düsman iyice içeri girdi. Bu siralarda
35 (veya 32) Macar sövalyesi Kanunî'ye sokulmaya çalisiyordu. Bunlar, Pâdisah'i esir
veya öldürmeye yemin etmislerdi. Bunlar, Marczali ismindeki birinin komutasinda
bulunuyorlardi. Yeniçerilerin siddetle çarpistigi ve Pâdisahin etrafinda küçük bir
maiyyet kuvvetinin kaldigi bir anda Marczali ile iki arkadasi, Kanunî ile bizzat karsi
karsiya gelirler. Diger arkadaslari, Pâdisaha sokuluncaya kadar imha edilmislerdi.
Kanunî, tek basina bu üç sövalye ile dögüsür. Bu esnada bir kaç ok yediyse de bu
oklar, zirhi delip vücuduna nüfuz edemedi. Sonunda Kanunî, üç sövalyeyi de bizzat
kendi kiliciyla öldürür.
Macar kuvvetleri içeriye alinip toplarin önüne getirildikten ve daha önce
de belirtildigi gibi gerileri de "akinci" ve "deli" kuvvetleri
tarafindan çevrildikten sonra 300 topa birden ates verilir. Macar ordusu bu atesin
dehsetiyle neye ugradigini sasirir. Bu saskinlik üzerine panige kapilip darmadagin
olurlar. Bu atesten sonra savasta komutan olan kral bir daha görünmez. Ordunun
dönüsünden sonra bataklikta ölüsü bulunmustu. Osmanlilarin kilicindan kurtulan
askerler de gece karanliginda bilmeyerek batakliga düsüp bogulmuslardi. Mohaç
Muharebesi iki saat sürmüstü. Bu muharebede Osmanli ordusunun mevcudu 300 bin,
Macarlarinki ise l50 binden fazla idi. Öyle anlasiliyor ki, sayi itibariyle Macar
kuvvetleri Osmanli kuvvetlerinden pek az degildi. Nitekim, Mohaç olayini birçok kimseden
dinleyip gerçegi ögrendigini anlatan tarihçi Peçevî, "Mohaç gazâsinda ikiyüz
bin kâfir katl ve esir olundu denilse belki noksani var, mubalagasi yoktur" derken,
iki tarafin kuvvetlerinin denk oldugunu belirtmek ister. Keza Lütfi pasa da Macar
askerlerinin sayi ve durumunu su ifadelerle dile getirir: "Ve 200 bin atli ve otuz
bin piyade tüfenk endâz her nereye ki atalar, hata etmezlerdi." Bu ifadelerden
anlasildigina göre Macar Krali'nin kuvvetleri 230 bin civarinda idi. Lütfi Pasa, Macar
askerlerinin sayilarini verdigi gibi savasin, Osmanli planina uygun bir sekilde nasil
cereyan ettigini de anlatir. Ona göre Kral Layos, askerini üç kola ayirmis, bizzat
kendisi merkezden Pâdisah üzerine yürümüsse de, yeniçerilerin önünde bulunan ve
zincirlerle birbirlerine bagli olan toplara karsi, geçmek üzere bir gedik bulamamistir.
Bununla beraber Rumeli kolunu geri çekilmeye mecbur etmisler, sonra plana göre Anadolu
kolu da geri çekilerek Macarlar'in çenbere alinmasi saglanmistir. Böylece Osmanlilar,
Allah Taala'nin: âyet-i kerimesi'nin isaret ettigi gibi galip gelmislerdi. Macar Kralinin
komutasi altinda Macarlar'dan baska Alman, Leh, Çek, Italyan ve Ispanyollar'dan meydana
gelen büyük bir ordu bulunmakta idi.
Mohaç zaferinin ertesi günü akincilar, düsman ülkelerinin içlerine dogru
akinlara gönderilmisti. Macar ordusu ise tamamen imha olunmustu. Böylece Osmanlilarin
önünde bir engel kalmamisti. Mohaç ovasindaki üç günlük istirahattan sonra Osmanli
ordusu Macaristan'in baskenti olan Budin üzerine yürür. l0 Eylül l526'da sehir teslim
olur. Ordu sehre gelmeden önce Hiristiyan olan yerli halkin bir kismi kaçmisti. Bu
yüzden, buradaki Yahudiler çogunlugu meydana getiriyorlardi. Bunlarin reisi olan Salamon
oglu Yasef, Budin kalesinin anahtarlarini Sultan Süleyman'a teslim etmisti. Böylece
sehir, herhangi bir mukavemetle karsilasilmadan Osmanli hükümdarina teslim edilmis olur.
Pâdisah, sehir halkinin can ve malina karsi yapilacak bir tecavüzü en büyük cezalarla
tecziye edecegini bildirir. Pâdisah, burada on dört gün kadar kalip Kurban Bayramini
burada geçirir. Osmanli ordusunun Budin'den Istanbul'a dönüsü esnasinda Segedin ve
Baç (Bacs) sehirleri de ele geçirilir. Ayrica Beçne mevkiinde direnis gösteren Macar
kuvvetleri de bozguna ugratilarak dagitilir. Öyle ki, asil orduyla vurusacak hiç bir
düsman kuvveti kalmamisti. Mohaç'tan sonra Macarlarin elinde, Erdel voyvodasi, yani
Transilvanya genel valisi Zapolyai'nin 30 bin kisilik askerinden baska hiç bir kuvvet
kalmamisti.
Yaka yakaya ve bogaz bogaza cenk edilen Mohaç Meydan Muharebesi, Kral Layos
ile beraber bütün bir Macar ordusunun imhasina mal olmus ve müstakil (bagimsiz) Macar
Devleti'nin hayatina son vermisti. Bundan sonra tarih, Osmanli himayesinde bir Macaristan
taniyacakti.
Osmanlilar tarafindan Macar tahtina Zapolyai Janos'un seçilmesi, Alman
Imparatoru Sarlken'in kardesi ve ölen Macar Kirali'nin hem enistesi hem de kayinbiraderi
olan Avusturya Arsidük'ü Ferdinand'i harekete geçirir. Macar Kiralligi üzerinde hak
iddia eden Ferdinand'a, Istoni Belgrad'da bulunan Macar kirallik tacinin giydirilmesi ile
Macaristan'da iki krallik ortaya çikmis oluyordu. Buna göre Macaristan'in bati ve kuzey
batisi Ferdinand'in idaresinde, Orta Macaristan ile Erdel ise Zapolyai'nin hâkimiyetin-de
bulunuyordu. 2. Ikinci Macaristan Seferi ve Viyana KusatmasiOsmanlilar sayesinde Macar
krali seçilen Zapolyai, Osmanlilar'in kendisine hazirladigi bu imkani geregi gibi
degerlendiremez. O, Osmanlilar'a yaklasmak söyle dursun, l527 baharinda toplanan
Regensburg Imparatorluk meclisinde Osmanlilar'a karsi yardim dahi istemisti. Öbür yandan
Macar beylerinin çogunlugu tarafindan kralliga seçilmis bulunan Ferdinand'in, Osmanli
ordusunun geri dönmesini firsat bilip büyük bir ordu ile Budin üzerine yürüyüp onun
kuvvetlerini Tokaj'da maglup etmesi üzerine kayinpederi olan Lehistan Krali'nin yanina
siginmak zorunda kalan Zapolyai, Osmanlilar'dan tekrar yardim istemeye mecbur olur. Bu
yardim için de Istanbul'a bir elçi gönderir. Gerçi Zapolyai böyle bir yardim
talebinde bulunmasa dahi Osmanlilar'in bu duruma müsaade edecegi düsünülemezdi.
Bununla beraber onun yardim talebi, Osmanlilar'in daha sür'atli bir sekilde harekete
geçmesine sebep olmustu. Böylece durum, Zapolyai'nin müdafaasi seklini almisti. 29
Subat l528 tarihli antlasmaya göre Osmanli Devleti, Zapolyai'yi tâbi bir hükümdar
olarak tanimaktaydi. Öbür taraftan, Osmanli Devleti'nin kendisini burada birakmayacagini
anlayan Ferdinand da elçi göndererek vergi vermek sartiyla Macar Krali olarak
taninmasini teklif ettiyse de bu teklif kabul edilmeyerek Budin'in Zapolyai'ye iade
edilmesi istenir. Böylece, 29 Mayis l528'de Istanbul'a gelen bu ilk Avusturya elçilik
heyeti, herhangi bir sonuç alamadan geri dönmek zorunda kalir.
Kanunî, Vezir-i a'zam Ibrahim Pasa'ya II. Macaristan seferinin serdarligini
tevcih ederek büyük yetkiler vermisti. Aslinda Macaristan'in yönetimi için asker ve
kaynak kullanmak yerine, simdilik Zapolyai'nin idaresinde yari bagimli bir Macar
Devleti'ni Habsburglar'a karsi tampon bir devlet olarak birakmayi tercih eden Kanunî
Sultan Süleyman, l0 Mayis l529'da iki yüz bin kisilik bir ordu ile sefere çikar. Macar
topraklarina girildigi sirada, Zapolyai, Istanbul'a gelen elçisi Lasczky ve Macar
asilzâdeleri itaatlerini arzedip huzura kabul olunurlar. Lütfi Pasa, Zapolyai'nin
Kanunî tarafindan nasil karsilandigini ve tercüman vâsitasiye ikisi arasinda geçen
konusmalari da verir. Buna göre Zapolyai, diger kullari gibi kendisinin de Pâdisah'in
kulu olmak istedigini bildirerek söyle der: " Ey Pâdisah-i âlem penah,
Müslümanlardan ve kâfirlerden (gayr-i müslim) kullarinin nihayeti yoktur. Ben dahi ol
kullarinin silkine münselik olmaga geldim (onlarin meslegine, yani senin tebean olmaya
geldim). Ve hem Pâdisahtan bir muradim vardir, emr olunursa hizmet-i seriflerine
diyelim." Tercümanin anlattigi bu sözleri begenen Kanunî: "Muradin desin,
elimizden geldikçe bitirmesine sa'y edelim (çalisalim) der. 3 Eylül'de Budin önlerine
gelen ordu, kusatma hazirliklarina basladigi sirada, sehirdekiler teslim olurlar. Böylece
sehir, yarim günlük bir mukavemetten sonra tekrar ele geçirilmis olur. 7 Eylül'de
sehre giren Kanunî, senelik belli bir vergi karsiliginda burayi Zapolyai'ye vererek
merasimle ona Macar Kralligi tacini giydirir. Hammer'in ifadesine göre onu, merasimle
krallik tahtina oturtan ne pâdisah, ne vezir-i a'zam, ne diger vezirler, ne
beylerbeyiler, ne de yeniçeri agalarindan biri degil, "aganin ikincisi demek olan
Sekban basi marifetiyle" olmustur. Bununla beraber, Kanunî, Zapolyai'yi ayakta
karsilamis, elini öptürmüs, altin tahtinin karsisina iki altin sandalye koydurmus,
birine Ibrahim Pasa'yi, digerine de Zapolyai'yi oturtmustur. Böyle bir uygulama, Osmanli
protokolona göre Macar Kralligi'nin durumunu göstermektedir. Gerçekten, Küçük Bali
Bey'in, Ferdinand için kaçirilirken ele geçirdigi tac, Yeniçeri Sekbanbasisi
tarafindan Zapolyai'nin basina konmustu. Günümüzün ifadesiyle bir Yeniçeri
generalinin, Osmanli protokolunda ancak sancakbeyi (Tümgeneral) derecesinde olan bir
sahsin Macaristan Krali'na tac giydirmesi, Türk tarihinin unutulmaz hadiselerinden biri
olarak kalacaktir.
Bu siralarda Macar krallik taci, Ferdinand'in casuslari tarafindan çalinip
Viyana'ya kaçiriliyordu. Bunu haber alan Osmanli istihbarati, derhal harekete geçer.
Bosna eyaletinin Izvornik sancakbeyi Küçük Bali Bey, 20 Agustos'ta Viyana yolunda
tarihî taci ele geçirip 4 Eylül'de Kanunî'ye gönderir. Kanunî ise taci Zapolyai'ye
gönderir. Bu meshur tac, Macarlar tarafindan kutsal sayiliyordu. Bu sebeple onlar, bu
taci giymeyen hükümdara mesru krallari nazari ile bakmiyorlardi. Ferdinand da Macaristan
Krali olma iddiasinda oldugu için bu tarihî taci ele geçirmek istiyordu.
"Korona" denilen bu tarihî tac, üst üste geçmis iki tactan mütesekkildir.
Asil taci l000 yilinda Papa, sonradan aziz mertebesine çikarilan ve Arpadlar'dan ilk defa
Samanligi birakip Hiristiyanligin Katolik Mezhebi'ne giren Büyük Istvan'a göndermisti.
Sonradan Bizans Imparatoru olan VII. Mikhail Dukas'in, Malazgirt Savasi'indan iki yil
sonra (l073), gönderdigi altin çelenk, iste bu Papa'nin yolladigi tacin üzerine
geçirilmek suretiyle tarihî Korona son seklini almistir.
7 Eylül'de Budin'e giren Kanunî, burada alti gün kadar kaldiktan sonra,
Ferdinand ile karsilasmak niyetiyle Viyana'ya dogru harekete geçme karari alir. Yoluna
devam eden ordu, Avusturya - Macar sinirindaki Ovar kasabasini ele geçirdikten sonra
Viyana önlerinde toplanmaya baslar. Bu arada Ferdinand'in Viyana'da olmadigi anlasilir.
Zira o, kuvvet toplamak için Avusturya içlerine dogru çekilmisti.
Çok iyi tahkim edilmis olan Viyana sehrinin muhasarasi ise 27 Eylül'de
baslar. Fakat Osmanli ordusu muhasara için gerekli büyük toplar ile malzeme getirmedigi
için hazirliksiz sayilirdi. Filhakika, Belgrad, Mohaç ve Budin'de birakilan agir toplar
olmaksizin, orta ve hafif toplarla kalede istenilen büyüklükte gedikler açilamadi.
Almanlar, kaleyi büyük bir fedakârlikla savnuyorlardi. Surlarin önünde iki taraf da
agir zayiatlar veriyordu. Surlar altindan lagim açma tesebbüsleri de basarili
olamiyordu. Yine de araliksiz süren çalismalar sonucunda surlarda yeni gedikler açilip
buralardan hücumlarda bulunuldu ise de, havalarin sogumaya baslamasi, kisin yaklasmasi ve
erzak sikintisinin had safhaya ulasmasi, askerin gücü ile dayanikliligini etkiliyordu.
Kanunî, l7 günlük muhasarayi kâfi görmüs olmali ki, bu kadar kisa bir müddet
içinde böyle müstahkem bir mevkiin düsürülmesi, kusatan ordu ne kadar kuvvetli
olursa olsun imkânsizdi. l4 Ekim l529'da yapilan umumi hücum da basariya ulasmayinca,
muhasaranin kaldirilmasina karar verilir. Halbuki bu son hücum sirasinda birçok gedik
açilmis ve müdafilerin dayanma güçleri de tükenmek üzere idi. Lütfi Pasa ile
Peçevî'nin ifadelerine göre kisin vakitsiz gelip kar ve yagmurun yagmasi üzerine
"Pâdisah-i Islâm emriyle leskere (askere) zarar ve ziyan müretteb olmasin diye
"bir adami on bunun gibi hisara vermezen" deyip ândan dis varosu yaktirip ve
yiktirip ve etraflarini yagma ve talan ettikten sonra Muharremu'l-Haram'in yirmi ikisinde
Beçten (Viyana) göçüp Budim'e gelüb". Benzer ifadeleri yabanci kaynaklarda da
gördügümüz için, bu konuda Kanunî'nin ne denli hakli oldugunu ve yerinde bir karar
aldigini anlamak mümkün olmaktadir. Kis ve soguklarin erken bastirmasi üzerine Osmanli
hakani, kusatmayi kaldirma karari alir ki, bu kararda kendi askerini düsünme payi
büyüktür. Kusatmaya son verme kararinin alinmasi üzerine l5 Ekim'de orta büyüklükte
toplar, gemilere bindirilerek Tuna üzerinden Belgrad'a dogru yola çikarilir.
Gerçekten, bölgede kar yagisi basladigindan siddetli kis soguklari bir
felaket getirebilirdi. Bu arada Sarlken (Charles Quint) bütün Avrupa'dan topladigi
kuvvetleri Linz'e yigiyordu. Bununla beraber Viyana ancak iki hafta daha dayanabilirdi.
Ancak kale feth edilse bile sonra ne olacakti ? Kanunî çekilir çekilmez, Linz'deki
Alman ordusu gelip sehri muhasara edecekti. Bu muhasaraya dayanabilmek için Viyana'da
çok büyük bir askerî güç birakmak icab ediyordu. Sehirde, Türk topçu atesinden
yikilmadik bir yer kalmamisti. Böylece Charles Quint, imparatorluk taht sehrinin tahribi
ile cezalandirilmisti. Kanunî, bu kadarini kâfi gördü. Bu seferde l4 bin kadar Osmanli
askeri ya sehid olmus veya yaralanmisti. Buna karsilik Almanya ise tamamen perisan
olmustu. Bu seferden sonra Istanbul'a dogru yola çikan Pâdisah, Ordu-yu Hümayûn ile l6
Aralik'ta Istanbul'a gelir. Böylece bu sefer-i hümayûn 7 ay, 7 gün devam etmisti. Bu
sefer sayesinde Macaristan'daki Osmanli hakimiyeti saglamlasmis, Avusturya ve Kuzey
Macaristan tahrib edildigi için karsi saldiri ihtimali ortadan kalkmisti. 3. Üçüncü
Macaristan Seferi (Alaman Seferi) Kanunî, Istanbul'a döndükten sonra, Macaristan'da
yeniden bazi olaylar cereyan etti. Ferdinand, Budin'i tazyike baslar. Bununla beraber
Istanbul'a bir elçilik heyeti göndermekten geri kalmayarak Macaristan'in kendisine
verilmesini ister. Bu arada Budin, Ferdinand kuvvetleri tarafindan kusatilmis olmakla
birlikte alinamaz. Peçevî'nin (veya Peçuylu) ifadesine göre basta Ferdinand olmak
üzere bölgedeki diger bazi kral, kont ve dük gibi ünvanlari tasiyan kimseler, bizzat
Kanunî Sultan Süleyman'in emri üzerine Macaristan tahtina getirilmis olan Yanos'u (Jan
Zapolyai')yi tanimak istemiyorlardi. Onu kralliktan düsürmek için çesitli bahaneler
ariyorlardi. Kanunî, Budin'in kusatildigindan haberdar olunca krala verdigi söz üzerine
sefere çikmaya karar verir. Böylece Osmanli hükümdari l9 Ramazan 938 (25 Nisan
l532)'da sefere çikar. Bu arada o, Alman Imparatoru Sarlken ile de hesaplasmak istiyordu.
l00 bin kisiyi asan bir kuvvetle sefere çikan Kanunî, Nis'e vardigi zaman Ferdinand'in
elçileri ordugâha gelerek önceki tekliflerini tekrarladilar. Buna göre Macaristan
Ferdinand'a verildigi takdirde her sene 25.000 - l00.000 duka kadar vergi verecegini kabul
ediyordu. Böyle bir teklifi reddeden Kanunî, Ferdinand'in topraklarinda ilerlemeye devam
eder.
Bu bölgedeki pek çok kasaba, Yahya Pasa oglu Bali Bey ile onun oglu Mehmed
Bey ve Bosna Beyi Hüsrev Bey tarafindan zapt edilir. Osmanli ordusu zorlu bir muharebeden
sonra Köseg (Guns, Köszeg)'i ele geçirir. Bu sirada Ferdinand'in elçileri bir daha
gelirler. Bunlara, Ferdinand'i harbe davet eden mektuplar verilir. Ancak Ferdinand ile
Sarlken, Osmanlilarla bir meydan muharebesi yapmaktan çekindikleri için oyalama ve
yipratma taktigi kullaniyorlardi. Fakat onlarin bu taktikleri pek fazla ise yaramamis
olmali ki Osmanli ordusu ileri harekâta devamla bazi sehirleri zapteder. Bu arada Gratz
gibi bazi sehirlerin etrafi yakilip yikilmakla yetinildi. Osmanli ordulari, Macaristan'da
Ferdinand'a ait topraklar üzerinde bir müddet ilerleyip, birçok sehir ve kasabayi ele
geçirmisti. Kanunî'nin bütün çabalarina ragmen Sarlken ile Ferdinand ortaya
çikamiyorlardi. Mevsimin geçmis olmasindan dolayi güney yolu ile geri dönüldü.
Bununla beraber bu sefer sonunda Ferdinand, Pâdisah'in arzularina uygun bir antlasma
istemeye mecbur olmustu.
Bu sefer esnasinda yine sulh veya mütareke talebiyle gelen Alman elçilerine,
Charles - Quint'e hitab eden hakaretâmiz bir mektup verilerek teklifleri reddedilip geri
gönderilirler. Bu mektubunda Kanunî, bu kadar zamandir erlik ve imparatorluk dâvasi
ettigi halde kaç kere üzerine geldigini, mülkünü diledigi gibi tasarruf ettigini,
buna ragmen ne kendisinden, ne de kardesinden nâm ve nisan göremedigini, Hak Teâlâ'nin
takdiri ne ise yerine gelmesi için Beç sahrasinda meselelerini halletmelerini,
kendisinin tabiiyeti altinda bulunan reâyâ fukarasina yazik oldugunu, aksi halde
avretler gibi ig ve çikrik alip pâdisahlik tâci giymemesini bildiriyordu.
Alman veya Alaman seferi denilen bu seferde ordu mevcudu ikiyüz binden fazla
olup "Çekaloz" denilen ve kaz yumurtasi seklinde gülle atan 300 kadar küçük
top da vardi. Akinci ve deli kuvvetleri 80 bin kadardi. Bu sefer yedi ay kadar
sürmüstü. Pâdisah, l532 senesi Kasim ( 939 Rebiülahir ) ayi sonlarina dogru
Istanbul'a gelmisti. Bu son seferin basarili bir sekilde sonuçlanmasi üzerine bes gün
üst üste senlik yapildi. Istanbul, Üsküdar, Eyyub ve Galata bes gece kandiller ile
donatildi. Bu arada pazarlar, dükkanlar, bezazistan ve çarsilar geceleri dahi açik
tutuldu. Halk, hemen her gün birbirlerine ziyafetler çekerek eglendi.
Bu arada, daha önce II. Bâyezid döneminde feth edilmis olan Mora
yarimadasindaki Koron kalesi, Osmanli hükümdarinin Alman seferiyle Sarlken'i aradigi
sirada ona intisab etmis olan Andrea Doria komutasindaki filo tarafindan bir hile ile
alinmisti. Kalenin alinmasindan sonra Iç kaleye Frenkler, dis kaleye de yerli Rumlar
yerlestirilmislerdi. Bu durumda, burasi birlikte müdafaa edilecekti. Koron'dan sonra
Patras ve Inebahti da ele geçirilmisti. Alman seferi sonunda Istanbul'a gelen Avusturya
elçisi Cornelius, bu yerleri koz olarak öne sürecek ve sayet Macaristan kralligi
Ferdinand'a verilirse Koron kalesi ile Afrika sahilinde Barbaros'a ait olan Arcel adasinin
iade olunacagini bildirmisti. Bu teklife Vezir-i A'zam Ibrahim Pasa'nin cevabi " Biz,
harple almayi tercih ederiz" olmustu. Nitekim, Semendire Sancakbeyi olan Bâli
Beyzâde Mehmed Bey'in Mora Sancakbeyligine atanmasi ile 940 Ramazan (l534 Mart) tarihinde
burasi yeniden ele geçirilmistir. Peçevî, Mehmed Bey'in Koron kalesini ele geçirisini
su ifadelerle günümüze ulastirir: " Kalenin içinde, biri Frenk, ikincisi o
bölgenin âsi Rumlari, digeri de inatçi Arnavutlar olmak üzere üç kisim kâfir vardi.
Sancakbeyi, her birine ayri ayri va'dlerde bulunup kolaylik göstermek suretiyle
(istimâlet) aralarina anlasmazlik soktu. Böylece, bir kismi, köyleri talan etmek üzere
disari çikan kâfirleri kirar. Bundan sonra kâfirler iki gruba ayrilirlar. Dis kaleyi
ellerinde tutan Rum ve Arnavutlar, burayi Mehmed Bey'e teslim ederler. Iç kaledeki
Frnekler de canlarina emân verilmek sartiyla savas yapilmadan teslim olurlar."4.
Osmanli - Avusturya Barisi ve Sonuçlari Osmanli seferleri karsisinda bunalan ve kardesi
Sarlken'in yardimi sayesinde ayakta kalabilen Ferdinand'in, Macaristan Krali olabilmek
için giristigi bütün tesebbüsler, hep bosa gidiyordu. Osmanli Devleti'nin Jan
Zapolyai'yi tutmasi, onun bu emeline ulasmasina engel oluyordu. Bati Avrupa'da görülecek
bir takim isleri bulunan Alman Imparatoru'nun tavsiyesi üzerine Ferdinand, Osmanlilarla
anlasmaktan baska çare bulamamisti. Bu sebeple o, Istanbul'a elçi göndermisti.
Ferdinand'in müracaati, Osmanlilarin da isine gelmisti. Zira Macaristan üzerine yapilan
seferler büyük masraflara sebep oldugu gibi sadece bu tarafla ugrasilmasi, memleketin
dogu hududlarinin ihmal edilmesine sebep oluyordu. Bu durum, doguda bazi olaylarin
çikmasina da sebep oluyordu. Nitekim Sah Ismail'in l524 yilinda meydana gelen vefati
üzerine yerine geçen oglu Tahmasb Han, Dogu Aanadolu'da yikici bazi faaliyetlerde
bulundugundan iki devlet arasinda bazi hâdiseler cereyan etmisti. Bu sebeple Osmanli
Devleti Ferdinand ile bir barisa sicak bakiyordu.
l4 Ocak l533'te Pâdisah tarafindan kabul edilen Avusturya elçilik heyetinden,
kesin bir baris için Ferdinand'in itaat alâmeti olarak Estergon kalesinin anahtarlari
istenmistir. Kanunî, ancak bundan sonra barisa riza gösterebilecegini ima etmisti.
Bundan baska 5 veya 7 senelik bir sulha hazir oldugunu da bildiren Kanunî, Estergon
(Esztergom Gran) kalesine karsilik Macaristan'daki bazi kaleleri de verebilecegini
belirtmisti. Öyle anlasiliyor ki, iki taraf arasinda geçen görüsmeler, epey çekismeli
olmaktaydi. Nitekim Kanunî'nin bu sartlarini bildiren mektubu ile Avusturya elçisinin
yanina katilan bir Osmanli elçisi, l Subat l533'te Ferdinand'a gönderilmisti. Hammer'in
ifadesine göre Viyana sehrinin gördügü bu ilk Osmanli elçisi, büyük bir tantana
(merasim) ile kabul edildi. Ferdinand, elçiyi sirmali kumasla süslenmis bir taht
üzerinde oturmus oldugu ve basinda kiymetli bir tac bulundugu halde kabul etti. Mütareke
sartlari, Bohemya'lilari epey korkuttu. Fakat Ferdinand, Gran anahtarlarinin
istenilmesinin sadece bir baglilik isareti oldugunu belirtmeye çalisti. 29 Mayis'ta
Estergon (Gran )'un anahtarlari ile Ferdinand'in iki mektubunu getirecek olan elçi
Cornelius, Osmanli elçisi ile Istanbul'a hareket eder. Böylece çavus (Osmanli elçisi)
elverisli bir cevapla geri gönderilmis oluyordu. Istanbul'da yapilan görüsmeler ise 22
Haziran l533'te antlasma ile sonuçlanmisti. Bu antlasmaya göre Ferdinand, Macaristan
üzerindeki veraset iddialarindan vaz geçecekti. Sadece Macaristan'da fiilen hakim oldugu
topraklar kendisine ait sayilacakti. Elindeki bu topraklar için de her yil 30.000 altin
verecekti. Ayrica protokol geregi Ferdinand, Osmanli Vezir-i A'zami Ibrahim Pasa ile
müsavi (esit, denk) sayilacakti. Kaynaklar, elçilerin Pâdisah'in huzurunda yaptiklari
konusma hakkinda dikkat çeken bilgiler vermektedirler. Buna göre Pâdisah'in huzuruna
kabul edilen elçiler, Ibrahim Pasa'nin kendilerine verdigi tâlimat dairesinde konusarak,
Sultan'a "Oglun Kral Ferdinand, senin mâlik oldugun seyleri kendi mali ve kendisinin
sahip oldugu memleketleri senin mülkün addeder, çünkü o, senin oglundur"
dediler. Buna karsilik Pâdisah, oglu Ferdinand'in dostlarinin dostu ve düsmanlarinin
düsmani olacagini bildirir. Bu antlasmadan sonra Ferdinand ile Zapolyai'nin hâkim
olduklari yerler, bir sinir hatti ile Osmanli temsilcileri nezâretinde belirlenecekti.
Bu antlasma geregince biri dogrudan dogruya Osmanli Devleti'nin himayesi
altinda Jan Zapolyai'ye, digeri de vergi vermek sartiyla Ferdinand'a ait iki Macaristan
ortaya çikiyordu. Bu antlasma, Macaristan meselesini bir müddet için halletmis ve
Osmanlilarin dogu proplemi ile ilgilenmelerine firsat vermisti.
Görüldügü gibi Osmanli kilicindan gözü yilan Ferdinand, Macar tahti
üzerindeki hakkini da kayb ederek baris istemek zorunda kalinca, Orta macaristan'da
kendisine birakilan bir kalenin idaresine razi olarak protokol geregince Pâdisah'a
"Pederim", Vezir-i A'zam'a da "Birâderim" diye hitab etmek zorunda
kalir. Fakat yillarca sonra Zapolya'nin ölümüyle taht vârisi küçük Sigismund'u
tanimak istemeyerek tekrar ayaklanacak ve ana Kraliçe Isabella'nin yine Osmanlilari
yardima çagirmasiyle, Macaristan'in durumu yeniden gözden geçirilerek Budin tamamen
Osmanli idaresine geçecektir.
Jan Zapolyai'nin l540 yilindaki ölümü üzerine Macaristan isleri yeniden
karismaya baslar. Zapolyai'nin esi kocasinin ölümünden önce bir erkek çocuk dünyaya
getirmisti. Kraliçe Isabella (veya Elizabet), Istanbul'a bir elçilik heyeti göndererek
oglu Sigismund'un Macar Krali olmasi istirhaminda bulunmustu. Bu istirham üzerine Osmanli
Devleti, kendisine teminat vermisti. Fakat, Zapolyai'nin öldügünü duyan Ferdinand ile
Sarlken'in kuvvetleri, Budin'i muhasara ederler. Bununla beraber herhangi bir basari elde
edemezler. Bu durum karsisinda Macaristan'a yeni bir sefer yapilma mecburiyeti dogar.
Osmanli hükümdari, l54l senesinin Ilkbahar'indaki hareketinden evvel,
Budin'in Ferdinand'in eline geçmemesi için derhal Rumeli Beylerbeyi, arkasindan da
üçüncü vezir Sokullu Mehmed Pasa'yi 3 bin yeniçeri ve süvari kuvvetleriyle
gönderir. Bundan sonra da bizzat kendisi sefere çikar. Budin'i kurtarmaya giden
kuvvetler, bir aydan fazla ugrastiklari halde düsmani tarda (kovmaya) muvaffak
olamamislardi. Bu arada Budin'i almaktan ümidini kesen ve asil ordunun yaklasmakta
oldugunu duyan Ferdinand kuvvetleri, bir gece gizlice kaçmak istedilerse de muvaffak
olamayarak tamamina yakin bir kismi imha edillir. Ordugâhlari da Türklerin eline geçer.
Baskomutanlari olan Rokendorf yakalanarak Komaran mevkiinde öldürülür. Pâdisah'in
komutasindaki ordu Budin'e yaklastigi sirada böyle basarili bir haber alinir.
Bu savas esnasinda Avusturyalilar, ordugahlarinin etrafina hendekler kazip
manialar koyduklari ve "Istabur - Tabur" adi verilen istihkâmlari yapmislardi.
Macarlarca bu tahkimata verilen "Tabur" adi, tarihlerimizde "Istabur"
seklinde ifade edildiginden, Kanunî'nin bu dördüncü Macaristan seferine "Istabur
seferi" adi verilmistir.
Budin'e gelindikten sonra küçük kral, Pâdisah'in sehir disindaki
karargâhina getirilir. Daha önce verilen karar geregi piyade kuvvetleri Budin'e
girerler. Kraliçeye küçük Kral Sigismund büyüyünceye kadar Budin'in Türk
idaresinde kalacagi söylenir. Sigismund, altin ve lâciverd damgali ahidnâme ile
kendisine nâib olan annesiyle birlikte Zapolyai'nin eski beylik mahalli olan Erdel
(Transilvanya )'e gönderilir.
Bu ugulama ile daha önce Zapolyai'nin idaresinde bulunan Macaristan dogrudan
dogruya Osmanli topraklarina ilhak olunup on iki sancaklik Budin Beylerbeyligi tesekkül
ettirilmis oldu. Bu Beylerbeylige de Bagdad Valisi olup aslen Macar olan Süleyman Pasa
tayin olunur. Bundan sonra Macaristan'da derhal arazi tahriri yaptirilmistir. Böylece
Macaristan, Osmanlilara, Ferdinand'a ve bir de Erdel'de Sigismund'a ait olmak üzere üç
kisma bölünmüs olur.
Böylece, bir buçuk asir Türk hâkmiyetinde kalacak olan Macar topraklarinin
yönetimi hususunda son derece akillica hareket eden Osmanlilar, Budin'e tayin edilecek
Pasalari devamli olarak birinci derecede degerli kimseler arasindan seçiyorlardi. Onlar,
bu insanlarin hem muktedir bir serdar, hem siyasî kuvveti olan bir diplomat, hem de
ahlâkça son derece mazbut, mert, dürüst ve faziletli kimseler olmasina bilhassa dikkat
ediyorlardi.
Artik Osmanli idaresinde gelisme imkâni bulan bir Macar medeniyeti ve bu
medeniyet ile yaris ve baris halinde olan bir Müslüman Türk dünyasi, ayni cografya
üstünde yasiyorlardi. Bir taraftan Macarlar'dan devr alinan kültür ve medeniyet mirasi
diyebilecegimiz eserler muhafaza edilirken, bir taraftan da sehrin bir Müslüman Türk
ülkesi haline gelmesi için garet sarfedilmistir. Bu gayret hareketi, sür'atle inkisaf
etmistir. Böyece Budin, yüz yila varmadan saraylar, câmiler, mescidler, medreseler,
sebiller, türbeler, tekkeler, imâretler, köprüler, hanlar, çarsilar, pazarlar,
ziyâret ve mesirelerle tipik bir Müslüman Türk beldesi oluvermisti. Öyle ki, Macar
topraklarindan fiskirircasina bu kültür ve medeniyet müesseselerinin yalniz isimleri
üzerinde durup düsünmek bile idarî, askerî, ictimaî, hukukî ve kültürel mânada
sâbit olmus Türk kasesini göstermeye kâfidir. Öyle anlasiliyor ki Osmanlilar, Budin'i
önemli bir merkez olarak kabul ediyorlardi. Bilhassa Ila-yi kelimetullah için burayi hem
maddî görüntü olarak hem de mânevî bakimdan bir Islâm sehri haline getirmeyi
önemli ve vazgeçilmez bir hedef olarak görüyorlardi. Bu sebepledir ki, l54l'de Osmanli
Devleti'ne ilhak olunan Macaristan topraklari, vaktiyle pâyitahtlik etmis sehirler gibi
(Bagdad, Misir), devletin en mühim beldelerinden biri sayilan Budin merkez olmak üzere,
yeni bir eyâlet teskil edilmis ve bütün diger eyâletler gibi bir beylerbeyinin idaresi
altina konulmustur. Bu sebeple Budin beylerbeyi olan pasanin protokol bakimindan önemli
bir yeri bulunmakta idi. Koçulu kayiga binmek, rikâbta peyk ve solak yürütmek ve bazi
tevcihatlarda bulunabilmek selâhiyetine sahip olmak ilk akla gelenler olarak
belirtilebilir. Nitekim Budin Beylerbeyligi uhdesinde kalmak üzere 1574 yilinda vezir
olan Sokullu Mustafa Pasa'ya gönderilen hükümde kendisinin, eskiden oldugu gibi mahlûl
timar tevcihi, hisar müstahfizlari ve kethüda yeri tayini haklarina sahib oldugu açik
bir ifade ile belirtilmistir.(BOA. MD. nr. 26, s. 97.) Budin beylerbeyileri, meydana
gelecek önemli hudud muharebelerinde toplanan kuvvetlere komutan olarak tayin edilir. Bu
arada civar eyâletlerin komsu devletle olan ihtilaflari, diger mahallî makamlar
tarafindan bir çözüme baglanamazsa o zaman Budin beylerbeyinin hakemligine müracaat
olunurdu. Bundan baska, Budin'deki Pasa Sancagi haslarinin miktari, buradaki cebelîler
ile diger görevlilerin sayisi da bize Osmanlilar tarafindan bu eyâlete ne denli önemin
verildigini göstermektedir.
Bütün bu gelismelerden sonra Kanunî'nin Macaristan fütûhati ile ilgili
siyasetine baktigimiz zaman, onun bir tek hedefinin oldugunu görürüz. O da ilâ-yi
kelimetullah için buralara gitmek ve bu vasita ile Islâmiyeti daha uzaklara
götürmektir. Gerçi özellikle günümüzde, zaman zaman, Kanu-nî'nin Macaristan ve
Bati seferlerine sarf ettigi kudreti, emek, gayret ve masrafi tenkid edilerek bu gücün,
Iran ile Türkistan taraflarina, baska bir ifade ile Türk ve Müslümanlarla meskûn
sahalara harcanmasi ve bu sayede bunlarin önemli bir kisminin tek bir bayrak altinda
toplanmasina çalismasi daha iyi olmazmiydi? denilmektedir. Muhtemelen Mustafa Nuri Pasa
da ayni sorulara muhatab olmus olmali ki, bu konuda çok güzel ve detayli bilgiler
vermektedir. M. Tayyib Gökbilgin de kaynak belirtmeden büyük ölçüde bu görüsleri
aynen kullanarak bu tenkidlere söyle cevap verir:
a) O dönem, günümüzden oldukça uzaktir. Binaenaleyh o devrin zihniyeti ile
deger ölçülerini tamamen ve dogru bir sekilde kavramak mümkün olmayabilir. Bunun
içindir ki, tarih ilmi ile ugrasanlar, ilgilendikleri dönemin olaylarini incelerken
mümkün mertebe o günün sartlarini, anlayislarini, fikir ve düsünce akimlarini hesaba
katmak zorundadirlar. Ancak bu sâyede dogruya yakin bir sonuca ulasabilirler.
b) Gerek Arap, gerekse diger Müslüman devletlerden zapt edilen topraklari,
uzun zaman idaresi altinda tutmayi basaran Osmanli Devleti, bir mânada bu basarisini
muazzam bir disiplin altinda yetistirdigi askerî gücüne borçludur. Halbuki bu ordunun
kaynak ve çekirdegini "devsirme" dedigimiz sistemle gayr-i müslim tebeanin
çocuklari teskil ediyordu. Devlet, Avrupa seferlerinde kayb ettigi nüfusun çok daha
fazlasini bu yolla almak ve onlari müslümanlastirmak suretiyle kendi nüfusuna katarak
kazançli çikiyordu. Bu sistem sâyesinde hem Kur'an'a muhalefet edilmiyor, hem de
savaslarda ölen veya yaralanmak suretiyle savasamayacak duruma gelen kendi asil
Müslüman nüfusunu korumus oluyordu. Böylece Osmanli Devleti, Islâm'in intisarini
(yayilmasini) saglamis oluyordu. Halbuki elde edilen Müslüman ülkelerin çocuklari
için böyle bir sey söz konusu olamazdi. Bu bakimdan Osmanli, Bati Hiristiyan dünyasi
ile savasmakla dinî mânada daha kârli çikmis oluyordu.
c) Cihâdin faziletlerini de burada zikr etmek gerekir. Müslüman olmayan bir
devletle cihâd yapmanin, diger yerlerdeki gibi olmayip çok hayirli ve sevapli bir
mücadele olmasi. Gerçekten, ilâ-yi kelimetullah için yapilan bir mücadele, baska bir
ifade ile Islâm'in sesini, bundan haberdar olmayan yerlere ulastirmanin ne kadar hayirli
bir is oldugu gerek Kur'an-i Kerim'de, gerekse Hz. Peygamber'in hadislerinde açikça
belirtilmistir. Bu sebeple Müslümanlar, cihâdla ilgili müjdelere nail olmak için
devamli olarak Müslüman olmayanlarla mücadeleye önem vermislerdir.
d) Ganimet elde etme arzusu. Fethedilen memleketlerin maddî imkânlarindan
istifade etmenin de bu konuda etkisi düsünülebilir. Bu düsünce bir bakima dogrudur.
Çünkü savasmak isteyen bir devlet veya ordunun paraya ihtiyaci olacaktir. Bu da
nisbeten zengin yerlerden elde edilebilir. Orta Avrupa ve Macaristan için sefer yolu hem
kisa, hem de ulasilmasi bakimindan kolaydir. Bütün bunlara ilaveten sunlari da söylemek
mümkündür:
XVI ve hatta daha sonraki asirlarda günümüzde oldugu gibi milliyet
mefhumundan söz edilemez. Bu bakimdan Türklük diye bir sey de pek düsünülmüyordu.
Binaenaleyh Türkmenistan'daki Türklerle bir birligin saglanmak istenmesi, milliyet
bakimindan degil, onlarin da Müslüman ve özellikle Sünnî olmalarindan dolayi
olabilirdi.
O zamanki Safevîler Iran'inda Siî Mezhebi hâkimdi. Etnik bakimindan bunlarin
büyük bir ekseriyeti Türk ve Türkmen kabilelerinden (Kaçarlar, Afsarlar, Türkmenler
vs.) olmakla beraber, mezheblerinin farkli (Siî) olmasi onlari, Osmanli Türklerinden
derin bir uçurum ile ayiriyordu. Nitekim hem Sah Ismail, hem de oglu Sah Tahmasb Türk
idiler. Bununla beraber Iranlilik adina, Siî Mezhebi savunuculari olarak Sünnî
Osmanlilarla kiyasiya mücadele ediyorlardi. Binaenaleyh bir birlik söz konusu olamazdi.
Safevîler, Keyhüsrev'lerin, Dârâ'larin tahtinda âdeta eski Iranliligi temsil
ediyorlardi.-
Bütün bu ifadelerden anlasildigina göre Kanunî Sultan Süleyman, Islâm
birligine zarari dokunacak ve onu tehlikeye sokacak bir harekette bulunmadiklari
müddetçe, Müslüman devletlerle ugrasmayi pek istemiyordu. Zira böyle bir ugrasma,
ayni dine mensub insanlari birbirlerine düsürecek, bu da Islâm ümmetinin zayiflamasina
sebep olacakti. Keza böyle bir savasta cihâd da söz konusu olmayacakti. Zira cihâd,
gayr-i müslim devletlere karsi yapilan bir mücadele idi. Bu sebeple Kanunî, Müslüman
Dogu ile ugrasmak yerine, Hiristiyan Bati ile ugrasmayi yeglemisti. Bununla beraber Islâm
birligini tehhlikeye düsürecek veya kendi topraklarinda Sünnî Islâm akidesi yerine,
Siî akideyi yerlestirmeye çalisanlara karsi harekete geçmekten de çekinmemistir.
Nitekim Siî Mezebi akidesini yerlestirmeye çalisan Safevî Iran'la yapilan muharebeler
ve bu muharebelerin basariya ulasip zaferle sonuçlanmasi için bas vurulan çareler bunu
göstermektedir.5. l543 Macaristan SeferiBudin'den dönen ve kisi Edirne'de geçiren
Kanunî, Istanbul'a geldiginde Ferdinand'in elçileri gelerek eski isteklerini
tekrarladilar. Buna göre Avusturya elçisi, Macaristan'in terk edilip kendilerine verilme
karsiliginda senede l00.000 duka altin vergi vermeyi taahud ediyordu. Fakat Osmanli
Pâdisahi Kanunî böyle bir teklife sicak bakmadigindan elçi, 9 Ekim l542'de geri
dönmüstü. Bu arada Ferdinand, degisik milletlerden mütesekkil ve takriben 80.000
kisilik bir ordu topamis bulunuyordu. Ferdinand'in bu büyük hareketini Fransiz elçisi
vasitasiyle haber alan Osmanlilar, Budin'e yardim göndermek için derhal hazirliklara
baslarlar. Tuna'yi takiben Peste önlerine gelen bu büyük ordu, 8.000 kisilik bir kuvvet
tarafindan müdafaa edilen kaleyi muhasara altina alir. Osmanli kuvvetlerine göre sayica
kat kat üstün olan bu ordu, yedi günlük bir kusatmadan sonra Kanuni'nin büyük bir
ordu ile gelmekte oldugu haberini alinca bozguna ugrayip geri çekilmek zorunda kalir.
Peste muhasarasinin duyulmasi üzerine gerekli hazirliklarini tamamlayan
Kanunî Sultan Süleyman, yaninda oglu Sehzâde Bâyezid oldugu halde 18 Muharrem 950 (23
Nisan 1543)'de Istanbul'dan Macaristan üzerine hareket eder. Bu sirada önden gönderilen
Osmanli kuvvetleri ile hudud beyleri, Pojega civarindaki bazi kaleleri , Nana ve Valpo
gibi önemli iki kaleyi zaptettikten sonra Siklos'u kusatirlar. Bu siralarda Ösek'e
gelmis bulunan Kanunî, Siklos'un kusatilmasina yardima gider. Böylece kale 8 Temmuz
l543'te alinir. Bu arada Pecs (Peçuy) sehri de teslim olmustu. Bundan sonra Kanunî
Budin'e gelir. Gerekli malzemelerin yetismesi üzerine daha önce Osmanlilar tarafindan
feth edilen ve bilahere tekrar Avusturyalilar tarafindan zaptedilen Estergon üzerine
varilir. Kusatma altindaki kalenin müdafileri teslim teklifini kabul etmediklerinden
siddetli bir muharebe baslar. Dayanamayacaklarini anlayan kaledekiler, bir heyet
göndererek l0 Agustos l543'te teslim olurlar. Estergon'un fethi ile sonuçlanan bu
seferde Ferdinand'in elinden eski Macar kirallarinin merkezi olan Gran (Estergon) ve
Budin'in güney - batisinda Macar kirallarinin kabirlerinin bulundugu Istoni Belgrad
(Stulvaysenburg) ile Drava nehri üzerindeki Valpo, Siklos ve Tata gibi yerler alinir.
Böylece bu harekât sonucunda Budin'in emniyeti için civardaki kalelerin zapti ve
eyalete ilhaki gerçeklesmis olur. Kanunî, Istanbul'a dönüs sirasinda Saruhan
sancakbeyi olan oglu Mehmed'in Manisa'da vefat ettigi haberini alarak büyük bir
üzüntü ile sarsilir. Bu yüzden mateme bürünür. Istanbul'a gedikten sonra da oglunun
nâsinin Manisa'dan Istanbul'a getirilmesini emrederek l8 Saban'da Bâyezid Camii'nde
bütün Istanbul halki ile birlikte cenaze namazini eda eder. Yine Pâdisah'in emir ve
arzusu üzerine cenaze, Sehzade Camii yanindaki hazireye defn olunur. Kanunî'nin zafer
sevincini yasayamamasinin sebebi olan Sehzâde'nin ölümü ile ilgili belge, onun
ölümünü su ifadelerle nakleder: "Sehzâde-i saidu'l-baht Sultan Mehmed, Estergon
Belgrad ve nice kal'alar fethi için müjdegâneye gelen aga ki, sene 950 ve Saban'in
gurresinde (ilk günü) vaki olan Çarsamba günü gelüp donanma oldugu gün hasta olup
alti gün sahibfiras (yatakta yatip) yedinci sülesa (Sali) gecesi fevt olup azim matem
olup mah-i mezburun (belirtilen ay) dokuzuncu Çarsambasi günü Lala Pasa, Defterdar
Ibrahim Çelebi ve nice agalar Islambol'a maiyyetin alip gittiler. "
Bütün çabalarina ragmen Osmanlilarla basa çikamayacaklarini anlayan ve her
seferde ellerindeki mühim sehir ve kalelerin bir kismini kayb eden Ferdinand ile Sarlken,
baslangiçta bir mütareke, daha sonra da bes yillik bir baris antlasmasi yaparlar.
Haziran l547'de bes yil için imzalanan bu muahede (antlasma), bir mütareke mahiyetinde
kalir. Zira meydana çikan Erdel hâdisesi, harbin yeniden baslamasina sebep olur.
Daha önce de temas edildigi gibi Erdel Kiraliçesi yani eski Macar Kirali Jan
Zapolyai'nin zevcesi Izabella, Osmanlilarin himayesinde idi. Kiraliçenin maiyetindeki
müsavirlerden birisi Ferdinand taraftari olup Erdel'in buna verilmesine çalisiyordu. Bu
duruma vâkif olan Osmanli Devleti, Ferdinand'i tehdid ettiyse de Ferdinand buna aldiris
etmez. Zira bu siralarda Osmanli ordusunun Iran seferinde oldugunu bildiginden kendisine
bir sey yapamayacagindan emindi.
Kanunî, Avusturya kuvvetlerinin Erdel'e girdigine kani olunca Avusturya
elçisinden durumu sordurtarak onu haps ettirdigi gibi Rumeli Beylerbeyi Sokullu Mehmed
Pasa'yi Erdel üzerine yürümekle görevlendirmisti.
10 Temmuz l55l'de Sofya'dan areket eden Sokullu, bir müddet sonra 7 Eylül'de
Slankamen'den ayrilarak Beçe önlerine gelip burayi ele geçirir. Ayrica, Beçkerek ve
Çanad'dan baska oniki kaleyi daha zaptederek Osmanli hâkimiyetine katar. Lipva'yi da
kolaylikla ele geçirdikten sonra Timisvar'i kusatir. Fakat iklim sartlarinin müsait
olmamasi üzerine Belgrad'a döner.
Sokullu Mehmed Pasa'nin çekilmesi üzerine Avusturya ordusu Erdel'e girerek
lipva'yi geri aldigi gibi Segedin'i de muhasara eder. Bu sirada Segedin sancakbeyi olan
Mihal oglu Hizir Bey'in iç kaleye kapanip, Budin Beylerbeyi olan Hadim Ali Pasa'yi
keyfiyetten haberdar etmesi üzerine Segedin önlerine gelen Ali Pasa, Avusturya ordusunu
imha etmisti.
Iki taraf arasindaki savas 970 ( 1562 ) yilina kadar sürer. Bu tarihte
Ferdinand, Busbecq adindaki elçisini anlasmak üzere Istanbul'a gönderir. Yine bu sirada
Sarlken'in çekilmesinden dolayi Ferdinand bes seneden beri Alman Imparatoru bulunuyordu.
Böylece en son olarak Ferdinand, Erdel (Transilvanya)'den vaz geçmis ve eskisi gibi
elinde bulunan Macaristan için 30.000 duka altini kabul ile sekiz senelik bir muahede
imzalamisti(l562).6. Bogdan SeferiBogdan, II. Bâyezid döneminden beri Osmanlilar'a bagli
bir voyvodalik haline getirilmisti. Bogdan voyvodaligi, Kili ve Akkirman kaleleri
alindiktan sonra siki bir sekilde devletin nüfuzu altina girmislerdi. Bunlar, yarim
asirdan daha fazla bir süre devleti ugrastiracak hareketlerde bulunmamislardi. Her ne
kadar voyvodalik zaman zaman vergisini vermekte ihmal göstermisse de buna Iran, Misir ve
Macaristan seferleri münasebetiyle göz yumulmus ve sadece ikaz ile iktifa edilmisti.
Kanunî, Macaristan seferi sirasinda Voyvoda Petru Rares'e bir berat
göndererek, burayi onun idaresine birakmisti. Voyvodalik, her yil Osmanli Devleti'ne 4000
duka altin, 40 kisrak ve 20 tay göndermekle yükümlü tutulmustu. Bunun içindir ki
Voyvoda Petru Rares, Viyana seferi esnasinda orduya elçisini göndererek sadakatini
te'yid ile bu seferinden avdette de vergisi olan 4000 duka altin ile 40 kisrak ve 20
taydan ibaret olan vergisini bizzat takdim etmisti. Hammer, Rares'in Osmanlilar'a
getirdigi vergiler konusu ile onun, Kanunî tarafindan karsilanisi ve kendisine yapilan
muameleyi su ifadelerle nakletmektedir: "Sultan Süleyman, Viyana'dan dönüsünde
kararlistirilan hediyeleri bizzat Rares'ten alarak karsiliginda bir samur kürk (vezirlere
mahsus elbise), iki tug (sancakbeyi alâmeti), bir kuka (yeniçeri ortabasilarinin
serpusu) hediye eder."
Petru Rares, Kanunî'nin teveccühüne mazhar olmakla birlikte hariçten
yapilan tesirlerle gizlice Osmanli Devleti'nin aleyhine çalismaya baslamisti. Nitekim
gizlice Ferdinand ile muhabere ve müzakerelere baslamis bulunan Petru Rares, o siralarda
karisikliklar içinde bulunan Erdel'e tecavüz ettigi gibi, Zapolyai'ye karsi Ferdinand
ile gizlice temasa geçmisti. Bundan baska göndermekle yükümlü oldugu vergileri de
göndermemeye baslamisti. Keza, Osmanli Devleti'nin o taraflardaki mutemed adami olup
Osmanlilar'a bagli bir hükümet kurmak üzere Erdel'e gönderilmis bulunan Venedikli
Gritti'yi de öldürtmüstü.
Iste Rares'in bu neviden faaliyeteri ve Lehlilerle iyi geçinmeyip onlar
tarafindan voyvodanin azledilmesi hususunda vaki olan müracaatlar sonrasi Kanunî l538
Mayis'inda Bogdan üzerine yürümeyi kararlastirir. Ancak bu kararini gizli tutar.
Barbaros'un donanma ile denize açildigi (7 Temmuz)'nin ertesi günü Istanbul'dan hareket
eden Osmanli ordusu, Edirne'ye ulasip oradan hareket ettigi zaman Kanunî "Seferimiz
Bogdan üzerinedir" diyecektir. Ordu, Sultançayiri denen mevkide iken Rares'ten
gelen bir elçi, emre itaat edilecegini bildirmis, ancak Kanunî, ona verdigi mektupta,
Rares'in hirçirlik ve azginliga son vermesi ve gelip itaat arzetmesi halinde ona karsi
merhametli davranacagini bildirmisti. Bununla beraber alinan haberlerden Rares'in samimi
olmadigi anlasilmis oldugundan sefere devam edilmistir. Osmanli ordusunun harekâti
karsisinda dehsete düsen Rares, Transilvanya içlerine dogru kaçmaktan baska bir çare
bulamamisti. Osmanli ordusu ise Yas sehrini yakip yiktigi gibi l6 Eylül l538'de
Voyvodanin merkezi olan Suceva sehrini de alir. Bu sehrin fevkalade müstahkem bir kalesi
olmasina ragmen sehir halki, mukavemet edemiyecegini anladigindan, kale anahtarilarini
getirip Osmanli kuvvetlerine teslim eder. Bunun üzerine Kanunî, sehirde umumi af ilan
ederek beylerin kendi aralarindan bir voyvoda seçmelerini ister. Seçilen voyvoda ise
Kanunî tarafindan intihab olunur ki bu, muhtemelen Petru Rares'in kardesi olan Stefan
Lacusta'dir. Kanunî, bu yeni voyvodaya bir de berat verir.
Bu seferin sonunda Osmanlilar, Prut ile Diniester nehirleri arasinda kalan
yerleri ellerine geçirmislerdi. Elde edilen bu yerler, bir sancak haline getirilmisti.
Bundan baska yiktirilan Kili kalesi yeniden insa edilmis, Akkirman ise müstahkem bir
hâle getirilmisti. Yine bu esnada Bender sehri de ele geçirilmisti. Bogdan meselesinin
hallinden sonra Osmanli ordusu geri dönmüs, sefere katilmis bulunan Kirim Hani Sahib
Giray'a da geri dönme izni verilmisti. Osmanli ordusunun dönüsünden sonra, beylerin
seçtigi ve Kanunî'nin göreve getirdigi yeni voyvoda ile yeni idareciler, vaziyete
hâkim olamazlar. Bunun üzerine Kanunî Sultan Süleyman, Rares'i Istanbul'a davet ederek
ikinci defa voyvodaligi ona verir.
ANADOLU'DAKI IÇ ISYANLAR
Kanunî döneminin önemli iç olaylarindan biri de Bozok bölgesinde ortaya
çikan Siî karekterli iç isyanlardir. Bu isyanlardan biri, Kanunî'nin, Mohaç seferine
çikip Budin'e dogru ilerlemekte oldugu bir sirada patlak vermisti. Genel olarak bu
isyanlar, Safevîlerin, II. Bâyezid ile Yavuz Sultan Selim devirlerinden beri
Anadolu'daki tahrikleri sonucunda Siî temayüllü Türkmen gruplarinin çikardiklari
isyanlarin devami mahiyetinde idiler. Yavuz Sultan Selim devrinde siddet ve güçlükle
teskin edilebilen Safevî propagandasi, Sah Ismail'in oglu Tahmasb'in tahta geçmesi ile
yeniden hiz kazanir. Oldukça genis cephelerde cereyan eden bu isyanin baslica
kiskirticisi ve müsebbibi, Safevîlerin mezheb organizasyonuna bagli olarak
yürüttükleri, sistemli propaganda ile gizli ve isyankâr faaliyetleri idi. Bunlar tek
merkezden idare ediliyor ve her tarafta, hemen hemen her zaman görülebilecek mahallî
bazi haksizlik ve uygulamalar büyütülerek , türlü sekillerle muayyen zümreler tahrik
ediliyordu. Bir çok yerde birden patlak veren ve bir plan dahilinde oldugu, müsterek
hareketlerinden anlasilan bu isyan tesebbüslerinin Safevîler tarafindan idare edildigini
gösterecek pek çok sebep vardir. Osmanli Devleti'nin, Budin'deki harple mesgul olmasi,
Iran'i harekete sevketmisti. Böylece Iran, Sarlken ile Ferdinand'a yardim etmis oluyordu.
Isyan hareketini büyüten islerin basinda, yapilan Iran propagandasi ile birlikte timar
ve tahrir sebebiyle gayr-i memnun bir sinifin ortaya çikmasiydi. Nitekim Bozok sancagi
tahriri esnasinda tahrir memurlarinin yaptiklari haksizlik, kisa zamanda bölgede bir
ayaklanmaninin baslamasina sebep olmustur.
Bu ayaklanma, Süglün Koca ve oglu Sah Veli ile Safevî halifesi (ajani)
Zünnûn adli kimselerin birlesmek suretiyle etraflarina Bozok Türkmenlerini toplayarak
harekete geçmeleri ile baslamisti. Onlar, bölgede bulunan Müslihiddin adindaki kadi,
onun katibi Mehmed ve Hersekzâde Ahmed Pasa'nin oglu olan Sancakbeyi Mustafa Bey'i
öldürürler. Beyleri Sehsuvar oglu Ali Bey'in ölümünden dolayi kirgin olan Dulkadir
Türkmenleri'nin katilmasiyle isyan daha da büyümüs, Kayseri civarinda Karaman
Beylerbeyi Hurrem Pasa'yi yenen âsiler, Tokat taraflarina hâkim olmuslardi. Nihayet
Höyüklü mevkiinde sikistirilan âsilerle yapilan mücadelede (26 Eylül l526) âsilerin
ele basilari öldürülmüstü. Bununla beraber dagilan âsi guruhu yeniden toparlanarak
ani bir saldiri ile Rum (Sivas) Beylerbeyi olan Hüseyin Pasa'yi agir yaralayip,
ölümüne sebep olurar. Fakat güçsüz âsiler, Diyarbekir Beylerbeyisi Hüsrev Pasa'nin
kuvvetleri karsisinda dagilmaktan baska çare bulamazlar.
1527'de Adana taraflarinda çikan isyan ise Adana Beyi Pîrî Bey tarafindan
bastirilmistir. Ancak bu iki isyanin hemen akabinde, Karaman'dan Maras'a kadar uzanan
bölgede büyük bir isyan daha çikar. Bu isyan hareketinin liderligini, Haci Bektas Veli
sülalesinden oldugunu iddia eden ve Haci Bektas Zâviyesi Post-nisini Kalender Çelebi
yapmaktaydi. Sah ünvani da verilen Kalender'in, mevkii sebebiyle kisa zamanda yaninda 30
bin kisi toplanmisti. Bunlar, Siîligin iyice nüfuz ettigi, siki kayitlar yerine nisbeten
serbest yasamaya alismis, devletin birtakim mükellefiyetlerinden gayr-i memnun konar
göçer Türkmen gruplari idi. Kalender'in isyani haberi, Mohaç'tan dönmekte olan
Kanunî'ye ulasinca derhal tedbir alinmasi için emirler göndermis, Istanbul'a vardiginda
da Vezir-i A'zam Ibrahim Pasa'yi isyani bastirmakla görevlendirmisti. Ibrahim Pasa, üç
bin yeniçeri ve iki bin sipahiden mürekkeb bir kuvvetle tenkil için sevk olunmustu.
Anadolu Beylerbeyi Behram Pasa ve Karaman Beylerbeyi Mahmud Pasa'nin eyâlet
askerleri ile Cincife mevkiinde âsilere maglub olmalari üzerine Ibrahim Pasa, birtakim
ön tedbirler alma geregini duyar. Bu cümleden olarak o, daha isin basinda, Kalender'in
önünde maglub olan askeri, henüz harbe girmemis olan kendi kuvvetleri ile temas
ettirmez. Bundan sonra sadece Kapikulu askerlerini yaninda tutar. Yenilgi haberini
Dulkadir Eyâleti'nde alan Ibrahim Pasa, sür'atle Elbistan'a gider. Pasa, bu isyan
kuvvetlerinin üzerine yürüyüp bosu bosuna Müslüman kani dökmektense, siyasî
tedbirlerle hareketin sebebini ortadan kaldirmak yolunu tutarak adâlet uygulamaya baslar.
Zulüm ve gadrleri görülen ümerâyi cezalandirir. Haksiz olarak zaptedildigi görülen
timarlari sahiplerine iade edip, bunlarin merkezî hükümetin rizasi olmadan yapildigini
göstermeye çalisir. Kalender Sah'in etrafindaki kimseleri, kaçak olarak giden casuslari
vâsitasiyle bundan haberdar edip, dehâlet edeceklerin affedilerek eski vazifelerine iade
edileceklerini ilan ettirir. Gelenlere iltifat göstererek âsinin etrafindaki Türkmen
asiretlerini kendi tarafina çeker. Sadrazamin bu sekildeki âdil davranisi, Kalender
Sah'in etrafindaki kuvvetlerin derhal çözülmelerine sebep olur. Böylece o, Dulkadir
Türkmenleri'ni kazanarak onlarin, Kalender'in yanindan ayrilmasini saglar. Bunun sonucu
olarak kuvvetleri büyük ölçüde azalan âsiler üzerine çok itimad ettigi adamlarinin
komutasinda küçük birer müfreze göndererek 22 Ramazan 933 (2l Haziran l527)'de Bas
Sariz (veya Bassaz mevkii) Yaylagi'ndaki Kalender'i Iran'a kaçmadan yakalatip basini
kestirir.
Ibrahim Pasa, bu isyanin bastirilmasindan sonra Istanbul'a döner. Bu isyan
hâdiseleri merkezî hükümeti ciddi tedbirler almaya sevkeder. Bunun için her tarafa
tahkik heyetleri gönderilir. Bu heyetler sâyesinde halkin sikâyet ettigi konular
düzeltilir. Böylece gayr-i memnunluk zorla degil, hüsn-i tedbirle giderildi ki, bu,
Osmanli idaresinin karekteristik vasiflarindan birini teskil eder. Herhalde asirlarca
Devlet'in varligini devam ettirmesini saglayan prensiplerin mahiyeti bu neviden
davranislar sayesinde mümkün olmustur.
Yukarida zikredilen isyanlardan iki sene sonra yani H. 935 (M.l529)'de Adana
civarinda basina 5 bin kisi toplayan Seydi ve sonradan ona iltihak eden Inciryemez adli
Kizilbas âsilerinin çikardiklari isyan da, Ramazan ogullarindan Adana Beyi Pîrî Bey
tarafindan siddetle bastirilarak ele basilari ele geçirilip öldürülmüslerdi.
Anadolu'da cereyan eden bu isyanlar sirasinda Istanbul'da Molla Kabiz adinda
birisi, câmilerde, Hz. Isa'nin Hz. Muhammed'den daha üstün oldugu seklindeki
görüslerini, âyet ile hadisleri kendine göre te'vil ederek halka yaymaya baslamisti.
Çagdas tarihçi ve devlet adami Celâlzâde Mustafa'nin "erbab-i
ilimden" oldugunu söyledigi Molla Kabiz, Kanunî devrinin ilk yillarinda bir
zindiklik yoluna sapmis görünmektedir. Celâlzâde'nin ifadesine göre, Molla Kabiz'in
itikadina fesad gelmis, dalalet yoluna saparak harabatî bir hayat yasamaya baslamistir.
Hâdiseyi sadece dinî münakasa degil, ayni zamanda milli bir emniyet meselesi olarak
gören Osmanli hükümeti, fikir ve görüsleri, Seyhülislâm Kemal Pasazâde tarafindan
ilmî delillerle bu fikirleri çürütülmesine ragmen, yine de iddiasindan vaz geçmeyen
Molla Kabiz'i ölüm cezasina çarptiracaktir.
Dönemin fikir, düsünce ve anlayisini ortaya koymasi; gerek devlet
adamlarinin, gerekse hükümdarin benzer olaylara bakisi açisindan önemli bir hâdise
olan Molla Kabiz olayina ana hatlariyla temas etmek gerekir.
Biraz önce belirtildigi gibi Hz. Peygamber aleyhinde konusan Molla Kabiz, 8
Safer 934 günü bazi kimseler tarafindan Divan-i Humayûn'a getirilir. Çünkü o,
"daire-i ser' ve edebten hurucuna ulemadan bazi sahib-i gayret kimesneler tahammül
etmeyüp bi'l-fiil Server-i kâinat üzerine (s.a.s.) Hz. Isa'yi tafdil edüp mezkuru
Divan-i Humayûna getirirler." Divan'da bulunan pasalar, bu meselenin bir
"ser'-i serif" isi oldugunu düsünerek olayi Divan üyesi olarak orada hazir
bulunan kadiaskerlere havale ederler. Bu sirada Fenarîzâde Muhyiddin Çelebi Rumeli,
Kadirî Çelebi de Anadolu kadiaskeri bulunmakta idiler. Dâvasini açiklamasi istenilen
Molla Kabiz, inandigi seyleri oldugu gibi anlatinca, her iki kadiasker de gazaba gelerek
katlini emrederler.
Gerek Kabiz'in, gerekse kadiaskerlerin buradaki davranislari ilgi çekici bir
mâhiyet arzediyor. Kabiz, iddiasini ortaya koyduktan sonra bunu destekleyen bazi âyet ve
hadisleri nakledip bunlarin açiklamalarini yapiyordu. Bu yolla delillerini ortaya
koyduktan sonra, israrla dâvasinin dogru oldugunu söylüyordu. Halbuki, Molla Kabiz'in
açiklamalari ile ilgili bazi ser'î meselelerin kadiaskerlerin hatirinda bulunmadigi
anlasiliyordu. Bu sebeple her ikisinin de ser'î icaplara göre cevap vermekten âciz
bulunduklari görülüyordu. Bundan dolayi itidal yolunu terk edip gurur ve gafletin
istilasina ugramislardi. Böylece bu iki kadiaskerin, isgal etmekte olduklari mevkilerin
tam mânasiyle ehli olmadiklari meydana çikiyordu. Celâlzâde'nin ifadesine göre Molla
Kabiz'in iddialarina makul cevaplar veremeyen bu iki kadiasker, derhal katlini isterler.
Buna karsilik Vezir-i A'zam Ibrahim Pasa "...bu sahsin müddeasi, ser'-i serife
muhalif olup hata ise ol hatayi gösterüb..." bu konudaki süpheleri gidermek
gerekir, "ser' ile cevabini verin..." kizmak ve gazaba gelmek suretiyle edeb
hududlarini asan bir durum meydana getirmek ilim ve akil erbabina lâyik degildir"
seklinde konustugu halde onlar Molla Kabiz'i inandigi fikirlerden döndürecek bir sey
söyleyememislerdi. Böylece Molla Kabiz'in kadiaskerler karsisindaki ilmî
üstünlügünü dikkate alan pasalar, Divan'i tatil edip Molla Kabiz'i da serbest
birakirlar.
Ancak bu durumu, pasalarin oturdugu "tasra divanhâne üzerinde"
kafes arkasindan takib etmekte olan devrin hükümdari Kanunî Sultan Süleyman, vezirler
huzuruna girer girmez, onlara hitab ile "...bir mülhid, Divânimiza gelüp
Peygamberimiz iki cihan fahrina tafdil-i Hz. Isa eyleyüp müddeasi isbatinda ekavil-i
bâtili tezyil eyleye, süphesi zâil olmayup ve cevabi verilmeyüb, niçin hakkindan
gelinmedi...?" demistir. Bunun üzerine tekrar Divân'a getirtilen Molla Kabiz'in
iddialarini çürütmek üzere dönemin mümtaz bir simasi olan Seyhülislâm Kemal
Pasazâde ile Istanbul kadisi Mevlâna Sa'deddin Divâna dâvet edilirler.
Müfti'l-müslimîn olan Kemal Pasazâde Hazretleri büyük bir "hilm" ve
"edeb" üzre Kabiz'in iddiasini sorup ögrenir. Kabiz, okudugu bâzi âyet ve
hadislere dayanarak eski iddiasini tekrarlar. Bunun üzerine Seyhülislâm onun okudugu
âyet ve hadislerin mânalarini açiklayip gerçegi ortaya koyar. Celâlzâde Mustafa
burada su ifadeleri kullanir: " Tamam itikadini beyan ve ayân edicek kaide-i ilmiye
üzre kendisinin su-i fehm ve idrakini gösterüp süphelerini tamam izâle eylediler.
Böylece hak (gerçek) zâhir ve bâhir oldu. Bu açiklamalar karsisinda Molla Kabiz, dili
tutulurcasina susmak zorunda kalir. Kaynagimizin dili ile "Kabiz'a sukût âriz olup
tekellüm ve nutka mecali kalmayup melzûm ve mebhût oldu." Kabiz susunca Kemal
Pasazâde ayni yumusaklikla ona hitab ederek "...iste hak ne idügü zâhir olup
malum oldu, dahi sözün varmidir..." bâtil inancindan vazgeçerek "hakki kabul
edermisin?" dedi. Molla Kabiz iddiasinda israr ederek bu teklifi kabul etmez. Bundan
sonra Müftü (Seyhülislâm) Istanbul Kadisi'na dönerek "fetva emri tamam oldu.
Ser' ile lâzim geleni siz hükm idün..." teklifinde bulunur. Istanbul Kadisi da,
Kabiz'a hitab ile Ehl-i sünnet mezhebi üzerine, temiz inanç yoluna dönüp dönmedigini
tekrar sorar. Fakat Kabiz inancinda israr etmekte idi. Bunun üzerine katline hüküm
verilir.
IRAN SEFERLERI
Yavuz Sultan Selim'in vefati üzerine yeni umutlara kapilan Sah Ismail,
Anadolu'daki propaganda faaliyetlerini artirdigi gibi Kanunî'nin tahta çikisini da
tebrik etmemisti. Bununla beraber Osmanlilar'in Avrupa'daki basarilari ve kendisinin
Iran'daki mesguliyeti, onu zahirî bir dostuk gösterisine itmisti. Sah Ismail'in ölümü
ve çocuk yastaki (onbir yasinda) I. Sah Tahmasb'in tahta geçmesi, Iran'da karisikliklara
sebebiyet vermis, bu arada Gilan hükümdari ve Iran'daki Sünnî ulema Osmanlilar'dan
yardim istemisti. Kanunî'nin niyeti ise Türkistan'a varincaya kadar bütün Türk
illerini bir bayrak altinda toplamak ve Kizilbas-Safevî tehlikesinin kökünü kazimakti.
Bu maksatla daha Mohaç seferine çikmadan önce Dogu'ya bir sefer yapmayi düsünmüstü.
Nitekim o, Gilân Hâkimi'ne mektup yollarken, Sah Tahmasb'a da bir
"Tehdidnâme" göndererek söyle diyordu:
"Niçin dergâh-i cihanpenâh ve bargah-i felek istibahimiza adam
gönderub arz-i ubûdiyet ve can sipari ve izhar-i rikkiyet ve hâksarî etmedin? Bu
noksan akilla tamam gururun ve daire-i dalaletten adem-i udûlun (sapiklik yolundan
dönmeyisin) olmagin "insaalluhu'l-eazz ve'l-ekrem" benim dahi an karîb diyar-i
sarka teveccüh-i humayûn ve azimet-i meymunuma mûcib ve bais oldu. Otag-i gerdûn
nitak, arazi-i Tebriz ve Azerbaycan ve belki Memâlik-i Iran ve turan vesair vilâyet-i
Semerkand ü Horasan sahralarinda kurulmak mukarrer oldu."
Avusturyalilar'la yapilan antlasma üzerine Bati'dan nisbeten emin olan Kanunî
, Dogu ile ciddi bir sekilde ilgilenmeye karar verir. Nihayet meydana gelen iki önemli
hâdise, Iran'a harbin açilmasina sebep olur.
Bunlardan birisi , Bagdad'i ele geçiren Zülfikar Bey'in, Osmanlilar'a
müracaatla sehrin anahtarlarini Istanbul'a göndermesi idi. Bu siralarda Osmanlilar,
Viyana kusatmasi ile mesgul olduklarindan Tahmasb, yeniden Bagdad'i ele geçirmisti.
Bölgede cereyan eden bu hâdiseler, çagdas bir arastirmada teferruatli bir sekilde
anlatilir. Bununla beraber biz, fazla teferruata girmeden olaylari kisaca vermek
istiyoruz. Öyle anlasiliyor ki, Kanunî'nin çikacagi I. Dogu seferinden önce, Bagdad
ile Bitlis'te meydana gelen hâdiseler, ilk firsatta böyle bir seferin yapilmasini
gerektiriyordu. Türkmen Musullu oymagina mensub Nohud Ali Sultan'in oglu olan Zülfikar
Han, 934 ( l528 ) yilinda Kelhur Hâkimi idi. Bu sirada Bagdad Beylerbeyisi olan amcasi
Ibrahim Hân'in, yaninda asker bulundurmadan yaylaga çikmasini firsat bilerek l0 Ramazan
934 ( 29 Mayis l528 ) günü bir baskinla onu öldüren Zülfikar Han, 40 gün kusattigi
Bagdad sehrini öldürdügü amcasinin ogullarinin elinden alarak kendisini Bagdad
Beylerbeyi ilan etmisti. Tebriz'in böyle bir oldu bittiyi tanimayacagini ve kendisini
cezalandiracagini kestiren bu Türkmen Beyi, Sünnî sehir halki ile de anlasarak
Bagdad'in anahtarlarini Kanunî'ye gönderdigi gibi onun adina Bagdad darphânesinde sikke
kestirip hutbe okutmustu. Böylece buranin Osmanlilar'a bagliligini ilana baslamisti.
Pâdisah, meshur Viyana seferi ile ugrastigindan, Irak'a yardimci gönderemedi. Sonradan
Sah Tahmasb, bir ordu ile gelerek Bagdad'i günlerce kusatmis ve sonunda 3 Sevval 935 (l0
Haziran l529) günü, yine Muslu boyundan Ali Bey'in, Zülfikar Han ile kardesi Ahmed
Bey'i uyurken öldürmesi ile, Bagdad kalesini ele geçirir. Böylece, Irak merkezinin
kendiliginden Osmanlilar'a tabi olusuna Istanbul'dan zamaninda yardim gelememesi,
Pâdisahi manevî bir borç altina sokmus oldu.
Iran'a karsi harbin açilmasina sebep olan ikinci hâdise ise Iran beylerinden
Ulama Han'in Osmanlilar'a, Osmanli ümerâsindan olan Bitlis Hâkimi Seref Han'in ise
Safevîler'e siginmalaridir. Esasen, Osmanlilar'in Teke (Antalya) Türkmenlerinden olan ve
l5ll "Sah - Kulu isyani"na katildiktan sonra Sah Ismail'in yanina kaçarak
Safevîler'e iltica edip mansib alan Ulama Han, Azerbaycan Beylerbeyi olarak önemli bir
siyasî mevkie sahipti. Bu sirada, Sah Ismail'in basveziri bulunan ve kendisi gibi Tekeli
boyundan olan Çuha Sultan'in, Isafahan'in Kendiman yaylaginda Samlu Hüseyin Han
tarafindan öldürülmesini firsat bilerek kendisini vezir tayin ettirmek istemisti. Bu
maksatla Sah'in yanina gitmek isterken, rakipleri onu âsi göstererek gözden
düsürdüler. Samlu ve öteki Türkmen beylerinden ve bu arada Tekelülerin ezilmesinden
ürken Ulama Han, kendi eyâletindeki sancaklardan Van'a gelerek, buradan, Osmanlilar'in
hizmetine girecegini, Diyarbekir Beylerbeyisi araciligi ile Istanbul'a bildirir.
Istanbul'dan gelen buyrukta, Bitlis Ocakli Beyi (IV.) Seref Bey'in "Ulama'nin aile
fertleriyle birlikte Pâdisah dergâhina gönderilmesi "ne gayret etmesi
bildirilmisti. Bitlis Hâkimi Seref Han vâsitasiyle Istanbul'a gelen Ulama, kendisine
delâlet eden Seref Han aleyhine birtakim sözler sarfederek, onun Sah'a meyli oldugunu
söylemisti. Köszeg muhasarasindan önce huzura kabul edilen Ulama Han'a, ocaklik
statüsü kaldirilarak beylerbeyilik haline getirilen Bitlis tevcih olunmustu. Böyle bir
haberi alan Seref Han, Sünnî olmasina ragmen Bitlis'in Iran topragi oldugunu ilan etmis
ve Sah Tahmasb'dan Osmanlilar'a karsi yardim istemistir. O, Osmanlilar'in, birçok Anadolu
hânedanina yaptiklari gibi, kendisini de atalarindan kalma topraklarindan mahrum
edeceklerini saniyordu. Bunun üzerine Dulkadir ve Diyarbekir vilâyetleri askeri ile
Diyarbekir Beylerbeyi olan Fil - Yakup Pasa yardimiyla Bitlis'i kusatan Ulama, Safevî
ordusunun yardima geldigini duyunca Diyarbekir'e çekilmistir. Bu arada Ahlat'ta Sah'a
büyük bir ziyafet çeken Seref Bey, ona agir armaganlar sunarak, kendisi de murassa
kiliç kemeri ve altin sirmali kaftanla taltif edilir. Tahmasb, 20 Safer 939 (2l Eylül
l532)'da ona bir ferman vererek kendisine "Eyâlet penâh" diye hitab eder.
Bu davranisi ile Tahmasb, Osmanlilar'a bagli bir uç beyligini kendi himayesine
almis oluyordu. Bu hâdise, Iran'a savas açilmasina sebep olmustu. Bu, bir Osmanli toprak
parçasinin baska bir devlete geçmesi demekti ki, böyle bir sey, Osmanli siyasetinin
kabul edemeyicegi bir keyfiyetti. Iste bunun üzerinedir ki, Iran'a karsi bir sefer açmak
elzem hâle gelmisti. Almanya'ya bas egdirilmis olmasi, böyle bir sefere imkân
veriyordu. Çünkü Iran gibi bir devletin üzerine bizzat hükümdarin gitmesi icâb
ediyordu.
Yukarida belirtilen bu iki önemli hâdise karsisinda Surhser (Kizilbas) Iran'a
sefer açmayi düsünen Kanunî, daha l525 Temmuz'unda Sah Tahmasb'a gönderdigi
"tehdidnâmesi"nde böyle bir fikri tasidigini ima ediyor, ancak Bati'daki
isleri yüzünden buna imkân bulamiyordu. O, Iran beliyesini ortadan kaldirip, Sünnî
Türkistan'la birleserek, kendisini arkadan vuran ve Avrupa'daki, yani diyar-i küfürdeki
Islâmî ve insanî hamlesini yavaslatan köstegi kaldirmak arzusunda idi. Gerek dedesi,
gerekse babasinin zamaninda meydana gelen ve Anadolu'yu isyanlarla karistiran Siîlige
karsi onun düsünce ve tutumunu gösteren bir gazelini burada zikretmek istiyoruz. Bu
gazel, Sultan II. Mahmud'un kizi Âdile Sultan tarafindan h.l308 (m. l890) yilinda
Istanbul'da bastirilmis ve dört tertip Türkçe divanindan birisi olan 236
sahifelik"Divan-i Muhibbî", s. l20'de bulunmaktadir.
"Allah, Allah diyelüm, Sancak-i Sâhî çekelüm,
Yürüyüp her yanadan Sark'a sipahî çekelüm,
Iki yerden kusanalum yine gayret kusagin,
Bulasup toz ile topraga, bu râhi çekelüm.
Pâyimal eyleyelüm Kisveri'ni Surhser'ün,
Gözüne, sürme deyü dûd-i siyahi çekelüm.
Bize farz olmus iken : olmamiz Islâm'a zahîr,
Nice bir oturalum, bunca günahi çekelüm,
Umarum rehber ola bize Ebûbekr ü Ömer,
Ey Muhibbî, yürüyüp Sark'a sipahî çekelüm.
l. Irakayn SeferiSinir bölgelerinde cereyan eden bu hâdiseler üzerine zaten
Iran'a sefer açmaya kararli olan Kanunî, hem Osmanli Pâdisah'i hem de Islâm Halifesi
adina hutbe okunan ve kale anahtarlari da gönderilmis bulunan Bagdad'i "Kizilbas
zulmünden" kurtarmak ve Irak'i almak üzere harp hazirliklarini baslatmisti. Bu
maksatla 2 Rebiülahir 940 (2l Ekim l533) tarihinde Vezir-i A'zam Damad Ibrahim Pasa'yi
önden gönderir. Ibrahim Pasa, Kasim ayi sonlarina dogru Konya'ya varmak üzereyken Ulama
Han (Pasa)'nin Bitlis'e girdigi ve IV. Seref Han'in basinin kesildigi haberi gelir. Zira
bu sirada Ulama Han ile Diyarbekir Beylerbeyi olan Fil Yakup Pasa birlikte, Seref Han'in
Hizan'i kusattigi sirada ikinci defa onun üstüne yürüyerek maglub etmislerdi. Bunun
üzerine Seref Han'in oglu III. Semseddin, basina topladigi kuvvetlerle mukabele ettiyse
de karsi duramayacagini anladigindan Ibrahim Pasa'ya müracaat eder. Bunun üzerine
Ibrahim Pasa, Bitlis'i yeniden ocaklik hâline getirip Seref Han'in oglu III. Semseddin'e
verir. Böyle siyasî bir manevrada bulunmakla Ibrahim Pasa, yerinde bir hareket
sergilemis oluyordu. Zira bu bölgede Seref Hanlar'in nüfuzu büyüktü. Nitekim bu zat,
Osmanlilar'in Bitlis Valisi olarak l574'e kadar 4l yil idarede bulunmustu.
27 Aralik l533'te Haleb'e gelen Ibrahim Pasa, burada kislamisti. Kisin Van
taraflarinda bulunan Ulama Han "istimâlet" tarikiyla Ahlat, Adilcevaz, Ercis ve
Van'i Osmanlilar'a itaat ettirmisti. Bütün bu faaliyetleri haber alan Sah Tahmasb da
harb hazirliklarina baslar. Bu esnada öncelikle Bagdad'a yürüyüp orayi ele geçirmek
isteyen Ibrahim Pasa, daha sonra Ulama'nin tesiriyle Tebriz üzerine yürümeyi
kararlastirir. Bunun için Birecik üzerinden Firat geçilerek l4 Mayis l534'te
Diyarbekir'e varilir. Burada bir müddet kalinarak yeni siyasî tesebbüslere girisilir.
Böyle bir niyetle Van önlerine gelen Ibrahim Pasa, Bingöl üzerinden Tebriz'e hareket
eder. Sadrazam'in ordusu Sa'dabad civarinda konakladigi zaman, Tebriz halkinin ileri
gelenleri, Safevî pâyitahtinin bagliligini arzederler. Böylece Ibrahim Pasa, l Muharrem
94l (l3 Temmuz l534)'te savasmaksizin Tebriz'i ele geçirir. Pasa, burada müstahkem bir
ordugâh insa ettirerek buraya l000 kisilik bir kuvvet koyar. Sehre bir kadi tayin eder.
Böylece her türlü yagma ve kanunsuz hareketleri yasaklayip önlemis olur. O, kimseyi
incitmemeye ve halki memnun etmeye son derece dikkat ediyordu. Ibrahim Pasa'nin bu
sekildeki hareketi kisa zamanda meyvesini verip tesirini gösterecekti. Bununla beraber
daha önce Sah Tahmasb'in muhtemel bir harekâtina karsi Ibrahim Pasa tarafindan acele
yetismesi arzulanan Kanunî, ll Zilhicce 940 (23 Haziran l534)'te Üsküdar'dan hareketle
Iran sinirlarina dogru yola çikar. Ibrahim Pasa'nin bu istegine Sah Tahmasb'in muhtemel
bir harekâtinin sebep olabilecegi endisesi ile birlikte asker arasinda meydana gelen
huzursuzluk ta vardi. Nitekim Peçevî'nin ifadesine göre düsman topraklarina girildigi
zaman "asker içine gûna gûn fisiltilar düsüp Sah'a Sah gerek imis, mahall-i
zarûrette askere penâh gerek imis, Sah gelürse mukabelesine kim gelür ve asker-i
Islâm'in hali ne olur deyü bir havf ve hasyet (korku) târi oldu. Tedbir sahibi vezir bu
hâle vâkif oldugu gibi bilâ te'hir musta'cel ulaklar ile ahvali tekrar cânib-i
Pâdisahî'ye yazar" Iznik, Kütahya, Aksehir ve Konya'dan geçilir. Pâdisah,
Konya'da bulundugu sirada Van ile birlikte elde edilen diger sehirlerin anahtarlari gelir.
Ordusunun zaferlerine çok sevinen Pâdisah, Allah'a hamd ve senâ ile büyük sair ve
mutasavvif Mevlana Celâleddin-i Rûmî'nin türbesini ziyâret edip bir semâ âyininde
bulunur. Burada Kur'an-i Kerim tilâveti ve Mesnevî'den parçalar okunduktan sonra,
dervislerin kudûm ve ney sesleri arasinda semâa baslamalari onu pek memnun etmisti.
Sultan Süleyman, 27 Eylül'de Tebriz'e girerken hemen hemen bütün sehir
halki tarafindan tezahüratla karsilanmisti. Ertesi gün Pâdisah'la seraskerinin ordulari
Ucan'da birlestiler. 29 Eylül'de Pâdisah tarafindan büyük bir divan toplanarak bunda
seraskere, beylerbeyilerine, agalara, Defterdar Iskender Çelebi'ye, Nisanci Seydi Bey'e
ve Reisü'l-Küttâb Celâlzâde Mustafa Çelebi'ye tesrif hil'atleri giydirildi. Ordunun
degisik siniflari da durumlarina göre ihsanlara kavustular.
Ordu, Sultaniye'ye dogru yoluna devam eder. Buraya gelindigi zaman, Sah
Tahmasb'in memleketinin içlerine dogru geri çekildigi ögrenilir. Bu esnada, daha önce
Sah tarafinda bulunan bazi beylerin Osmanli bayragi altina kostuklari görülür. Dulkadir
Hânedanindan Mehmed Bey, Sahruh Bey'in oglu ve Iran'in bes taninmis sahsiyeti burada
zikredilebilir.
Gerçekten, Sah Tahmasb, Osmanli ordusunun önüne çikmaktan çekindigi için
yipratma taktiklerini kullaniyordu. Bu maksatla Osmanli ordusunun geçecegi yerleri tahrib
ettiriyordu. Irak-i Acem'e giren Osmanli ordusu da halki göçürülmüs, issiz ve harab
bir arazide çok güç sartlar altinda Sultaniye'ye gelebilmisti. Havalarin sogumasi, kar
yagisinin baslamasi ve erzak darliginin basgöstermesi yüzünden ordunun Bagdad'a
yürümesi karari alinmisti. Zira bu tabiat sartlarina göre güneye inmek ve orada
kislamak gerekiyordu. Bu sebeple Hemedan'a teveccüh edildi. Binbir zorlukla yapilan bu
yürüyüs, dünya tarihinde esine ender rastlanan bir vak'aydi. Zira birçok yük hayvani
yolda telef olmus, toplar ise yagmurdan büyük zarar görmüslerdi. Bu arada yollarda
birçok esya kayip ve zayi' oldu. Bazi toplar da nakledilme imkansizligi sebebiyle yolda
birakilip topraga gömüldü.
Bu isler, serasker kethüdasi olarak, Basdefterdâr Iskender Çelebi'yi
alakadar ediyordu. Basdefterdârla Serasker olan Ibrahim Pasa arasinda bir anlasmazlik
vardi. Bu intizamsizliga ve yollardaki telefata çok kizan Pâdisah'a, isin sorumlusu
olarak Iskender Çelebi gösterildi. Bunun üzerine Basdefterdar azledilerek uhdesindeki
zeâmetler geri alinir.
Bununla beraber birçok güçlükler yenilerek ordu Bagdad önlerine varir.
Bagdad önlerine varildiginda kale muhafizi Tekelü Mehmed Han'in maiyetindeki askeri alip
sehri terk ettigi görülür. Aslen Tekeli olan Mehmed Han, Siraz'a kaçtigi için Bagdad,
mukavemetsiz olarak 2l Camaziyelevvel 94l (28 Kasim l534) teslim olur. Bundan iki gün
sonra da Pâdisah sehre girerek dört ay kadar burada kalir. Böylece Bagdad, Osmanli
ülkesine ilhak edilmis olur. Kanunî Sültan Süleyman, bütün bu basarilarindan dolayi
Ibrahim Pasa'yi ihsanlara bogar. Diger devlet erkânina da derecelerine göre terakkiler
verir. Celâlzâde ise nisancilik mevkiine terfi ettirilir.
Böylece Bati'da "Dâru'l-cihad" adi ile anilan Belgrad'a karsilik,
Dogu'da da "Dâru's-selâm" denilen Bagdad, Osmanli ülkesine katilmis olur.
Birçok evliya türbesini koynunda bulundurdugu için "Burc-i evliyâ", Abbasî
halifelerinin baskenti oldugundan "Dâru'l-hilâfe", kapilari dis kapilarla
örtülü oldugundan da "Zevrâ" isimleriyle aniliyordu.
Kanunî, Bagdad'da bulundugu müddet içinde birçok mübarek yeri ziyâret ile
insa ve tamir ettirmisti. Bu arada, Imam A'zam Ebû Hanife Numan b. Sâbit'in, Gulat-i
Siâ tarafindan yagmalanan kabrini buldurup ziyâret ederek burayi temizletir ve üzerine
çini ile müzeyyen türbe ve câmi yapilmasini emreder. Sonra Imam Musa Kâzim'in ve
diger Islâm büyüklerinin türbelerini de ziyâret eder.Böylece hem Sünnî, hem de
Siîleri memnun eder. Bundan baska, Seyh Abdülkadir Geylanî'nin kabri üzerinde bir
türbe yaptirdigi gibi, yanina da bir imâret yaptirir.
Asil hedefinin Kanunî degil, Ulama oldugunu söyleyen Sah Tahmasb, bu arada
Tebriz üzerine hareket ile Ulama'yi takibe baslamis ve onun Van kalesine kapanmasi
üzerine de burayi muhasara etmisti. Bu hâdiseeri haber alan Kanunî, 3l Mart l535'te
Bagdad'dan ayrilarak 30 Haziran'da Tebriz'e varir. O sirada Tahmasb'in Sultaniye'de oldugu
haberinin alinmasi üzerine Derguzin'e kadar gelen Kanunî Sultan Süleyman, Tahmasb'in
izine rastlamayinca ordu tekrar Tebriz'e döner. Kanunî daha sonra Tebriz'den Ahlat'a,
oradan da Diyarbekir'e gelir. Osmanli ordusunun çekilmesiyle yeniden harekete geçen
Tahmasb, bosaltilan yerleri alarak tekrar Ulama'nin üzerine yürür. Van'i ele geçiren
Tahmasb, oradan Tebriz'e döner. Osmanli ordusu ise 8 Ocak l536'da Istanbul'a ulasir.
Irak-i Arab ve Irak-i Acem'e girilmesi sebebiyle "Irakayn Seferi"
olarak anilan bu harekâtin, Osmanlilar bakimindan gözle görülür faydasi, Bagdad ve
çevresinde, hâkimiyetlerinin kurulmus olunmasidir. Bu sefer sonucu, Osmanlilarin
karsisina çikamayan Safevîler'in tamamen ortadan kaldirilamayacagi anlasildigindan,
bundan sonraki Osmanli seferlerinin asil gâyesi, Safevîleri belirli bir sinir
bölgesinin disinda tutmak olmustu. Askerî nokta-i nazardan ve Ceziretu'l-Arab'in elde
bulunmasi için elzemdi. Böylece Osmanli Halifeleri, Haremeyn-i Serifeyn, Sam ve Bagdad'a
sâhip olmakla Emevî ve Abbasî hilâfetlerinin taht sehirlerini de memleketlerine katmis
oluyorlardi.
Bu sefer sonrasinda büyük bir san ve söhret kazanmis olan Vezir-i A'zam
Ibrahim Pasa, l5 Mart l536'da idam edilecektir. Irakayn seferi sirasinda yaptigi hatalar,
gurura kapilip kendisine verilen yetkileri sinirsiz bir sekilde kullanmasi ve Defterdar
Iskender Çelebi'nin öldürülmesinde rol oynamasi gibi sebepler, Kanunî'nin bu çok
sevdigi vezirini devletin selâmeti için gözden çikarmasina yol açmisti.
Pâdisah, Bagdad'da bulundugu dört ay içinde bütün bölgenin kadastrosu
mâhiyetinde tahririni yaptirarak, timar ve zeâmet sistemini buraya da tesmil ettirir. Bu
arada kadilar nasb ettirerek adâlet ve dogruluk prensibine bagli bir adlî sistem
gelistirir. Bu arada Basra Emîri Râsid itaatini arzettiginden buraya dokunulmadi. Keza
o, dinî âbide ve türbeleri ziyâret edip Kerbelâ ve Necef'e dahi giderek buralari da
ziyaret eder.2. Ikinci Iran SeferiKanunî'nin, Irakayn seferinden sonra on iki yil gibi
uzun bir süre Avrupa ve Akdeniz hâkimiyeti ile mesguliyeti, Sah Tahmasb'in Gürcistan ve
Sünnî Sirvan'a hakim olmasina sebep olmustu. Bu bosluk ona Özbekleri geri püskürtme
imkâni da saglamisti. Bu arada, Azerbeycan ve Irak-i Acem'de güçlü bir sekilde Siîlik
tesis edilmisti. Sah Tahmasb, bununla da yetinmeyerek Anadolu'ya ajanlar (halife, daî)
göndermek suretiyle Türkmen asiretlerini Erdebil ocagina bagli tutmaya çalismisti.
Bununla beraber Safevî hanedan üyeleri arasindaki tefrika ve Safevîler'in dayandigi
Türkmen gruplarinin birbirleriyle olan irtibatsizliklari, Iran'i içten içe
sarsmaktaydi. Nitekim Sah'in kardesi Elkas Mirza, Safevîler'in Sirvan hâkimi iken
bagimsizlik davâsina kalkistigi için kardesi tarafindan takibata ugramisti. Elkas Mirza,
bu takibattan kurtulmak için önce Derbend ve Kipçak taraflarina kaçacak, daha sonra
Azak ve Kefe'ye geçerek oradan bir gemi ile Istanbul'a gelip Osmanli Pâdisahina
siginacaktir.
Münasebetlerin, Iran'la ii olmamasindan dolayi Elkas Mirza iyi karsilandigi
gibi kendisine fevkalade ikramda da bulunulur. Zaten Elkas gelir gelmez Pâdisah'i Sark
seferi için tahrik ediyordu. Gerek bunun tesviki, gerekse Sah'in eline geçen yerlerin
tekrar alinmasi bakimindan böyle bir sefer gerekliydi. Bu esnada Avusturyalilar ile bir
antlasma imzalandigindan Iran üzerine bir sefer açilmasina karar verilir. Böylece
Tahmasb'in Sünnîler'e tasallutu, Rüstem Pasa'nin Gürcistan üstüne gidilmesi
yolundaki telkini ve Özbeklerin yardim istemeleri sebebiyle kaçinilmaz hâle gelen Dogu
seferi, Elkas Mirza'nin da ilticasiyle kesinlesmis bulunuyordu. Bu seferin gerçeklesmesi
için l547 - l548 kisi hazirliklarla geçirildi. Bu esnada Bosna valisi olan Ulama Han
(Pasa), Iran halkinin durumnu iyi bildigi için Erzurum Beylerlebligine getirilerek
Elkas'a lala tayin edilir. Elkas, maiyetindeki kuvvetlerle 2l Mart l548'de, Pâdisah ise
29 Mart'ta Istanbul'dan hareket eder. Bu gelismelerden haberdar olan ve kardesi Elkas'in,
Osmanlilar tarafindan tahta geçirileceginden korkan Tahmasb da ordusunu toplamaya
baslamisti. Öyle anlasiliyor ki, Tebriz'den Senb-i Gazan'a gelerek burada bir ay
konaklayan ve bütün ordusunu eli altinda toplayan Sah'in, âdeti oldugu üzere
Osmanlilar'in karsisina çikmak gibi bir niyeti yoktu. O, Osmanli ordusu ugraginda
(menzil) ve çevresindeki bütün yiyecek ve yemlikleri, hatta içme sularini yok etmek,
Anadolu içlerine Kizilbas ajanlarini göndererek oradaki mezhebdaslarini ayaklandirmak
suretiyle karisikliklar çikarmak siyasetini güdüyordu. Böylece Osmanlilar,
kuvvetlerinin bir kismini kendi tebealari ile ugrasmak üzere geride birakmak zorunda
kalacaklardi. Bununla beraber olaylar, Sah'in arzuladigi sekilde gelisme
göstermiyorlardi. Zira, Osmanli Pâdisahi'nin Erzurum'a ulastigi siralarda, propaganda
için Anadolu'ya gönderilmis olan dört Safevî casusu, ellerindeki mektuplarla birlikte
yakalanmislardi.
Önce Van'i Safevîler'in elinden kurtarmak isteyen Kanunî Sultan Süleyman,
Ulama ve Pîrî Pasalar'i burayi zapta memur ettikten sonra kendisi Tebriz üzerine
hareket eder. Pâdisah'in komutasindaki Osmanli ordusu üçüncü defa olarak tebriz'e
girer. l5 Agustos'ta Van'a gelen Pâdisah, dokuz günlük bir çarpismadan sonra (24
Agustos l548)'de Van'i Iranlilarin elinden tekrar almaya muvaffak olur. Defterdar Sari
Ilyas Çelebi'yi Van Beylerbeyligine tayin eden hükümdar, geri dönmek üzere harekete
geçer.
Sah Tahmasb, Van'in kaybedildigini ve Osmanlilar'in, kisi geçirmek üzere
Diyarbekir'e gittigini ögrenince Ercis, Ahlat ve Âdilcevaz taraflarina tahripkâr
akinlarda bulunur. Bu arada Kars kalesini tamir ve insa ile görevli isçileri koruyan
Pasin mirlivasi muhafizlarini kiliçtan geçirip öldürtür. Kaleyi de yerle bir eder. Bu
arada Tercan ve Erzincan taraflarina sarkan Sah, Erzincan'i atese vermekten de çekinmez.
Bu haberler, Diyarbekir'de bulunan Kanunî'ye ulasinca, vezir Ahmed Pasa'yi büyük bir
kuvvetle Sah'in üzerine gönderir. Bu arada, kendi arzusu üzerine Elkas Mirza'yi da
Kâsan, Kum ve Isfahan taraflarini vurup yagmalamak üzere gönderir. Kuvvetlerinin mühim
bir kismi imha edilen Sah Tahmasb, sür'atle geri çekilerek Karabag'a gider. Kanunî ise
Haleb'e gelip kisi orada geçirir.
Sah Tahmasb'in, yeniden harekete geçmesi üzerine Kanunî l549'da ordu ile
tekrar Diyarbekir'e gelir. Bu arada iki devlet arasinda bulunan Gürcistan'in bazan
Osmanlilara, bazan da Iranlilar'a yanasmak suretiyle iki yüzlü hareketleri ve
Osmanilarin, Avrupa ile Akdeniz'deki mesguliyetleri esnasindaki tecavüzleri sebebiyle bu
isin saglam bir sonuca baglanmasi gerekiyordu. Zira Gürcüler, Livane (Artvin) sancagina
girip Ispir'e kadar dayanmislardi. Bu sebeple Pâdisah, Diyarbekir'de kalip III. Vezir
Ahmed Pasa basbuglugunda Erzurum, Karaman, Dulkadir (Maras) ve Rum (Sivas) Beylerbeyileri
ile Sancakbeyleri ve bir miktar tüfekçi yeniçeri kendi Kethüdalariyla, ayrica
Pâdisah'in otagina hizmet eden Garipler bölügü de Agalari ile bu seferle
görevlendirilirler. Gürcü Atabegi II. Keyhüsrev'in merkez ittihaz ettigi Tortum
üzerine yürüyen Ahmed Pasa, l8 Saban 956 ( ll Eylül l549 )'da burayi kusatir. Kalede
mahsur bulunan Corci Aga teslim teklifini reddettigi için savasa girisilir. Toplarla
dövülen kale surlari yikildigi için burasi 20 Saban'da feth olunur. Ahmed Pasa, burayi
zapt ettigi gibi bütün Tortum Çayi boyunu da ele geçirir. Fethedilen bu yerler, dört
sancak itibar edilmislerdi. Bu arada Kanunî, Adana - Konya yolu ile 2l Aralik l549'da
Istanbul'a döner.
Iran'a yapilan bu ikinci sefer sonucunda Hakkari'yi de içine alan Van eyâleti
kuruldugu gibi, Atabeglerin yurdu da dört sancak haline getirilmisti. Sirvan ülkesi ise,
Osmanlilar'in yardimi ile bir müddet için bagimsizligini kazanmisti.3. Nahcivan Seferi
Osmanli ordulari çekildikten sonra Sah Tahmasb, l550 yili baslarinda Sirvan'i yeniden ele
geçirmisti. Ayni yilin Mayis'inda Özbek hükümdari Abdüllatif Han ile Sehzâde Barak
Han'in Amuderya'yi geçip Horasan'a akin etmeleri üzerine Tahmasb, Kazvin'den Sultaniye
yaylaklarina vararak hazirliklara baslamisti. Bu arada Ubeyd Han oglu Abdülaziz Han'in
ölüm haberini alan Özbek Hanlari, onun ülkesi Buhara'yi ele geçirmek üzere geri
dönmüslerdi. Bu yüzden Özbekler'den yana ferahlayan Sah, Tebriz'e ve oradan kislamak
üzere Karabag'a gelir. 958 (M. l55l) yazinda Sirvansahlardan Hasan Bey'in oglu Dervis
Mehmed Han'in ülkesi olan Seki'yi de istila eder.Bu siralarda Erzurum Beylerbeyligine
getirilen eski Van Beylerbeyi Iskender Pasa, Gürcü Atabeylerinin elinde kalan son
yerlere akinlar düzenleyerek l55l Mayis'inda Ardanuç'u almis ve burayi bir sancak
merkezi haline getirmistir. Iskender Pasa, Ardanuç'ta Akkoyunlulardan kalma eski bir
câmiin kalintilarini onarttirarak, buraya bir boyahane ile 6l dükkâni vakfeylemistir.
Böylece sancak merkezi haline getirilen bu kasabanin kisa zamanda Islâmlasmasini da
saglamisti. Iskender Pasa'nin Ardanuç'u fethettigini duyan II. Keyhüsrev, Sah
Tahmasb'dan yardim isteyince o da Iskender Pasa üzerine yürür. Bununla beraber kisin
yaklasmasi üzerine bir sonuç alamadan Karabag'a döner. Tahmasb, daha sonra ordusunu
dört kola ayirarak Osmanli topraklarini isgale baslar. Erzurum'da Iskender Pasa'yi
sikistiran Tahmasb, Ahlat ve Van civarini yakip yikar. Bu arada Ahlat'i ele geçiren Sah,
burada büyük bir katliam yaptirir. Ercis ve Bargiri (Muradiye) de zapteden Safevîler,
l553 baharina kadar Dogu Anadolu'da tahrip ve öldürme faaliyetlerine devam ederler. Bu
hâdiseler Kanunî'yi, Erdel harekâtini durdurup, yeniden dogu seferine çikma zorunda
birakir. Bu sebeple derhal sefer hazirliklarina baslayan Kanunî, Rumeli askerini Sokollu
Mehmed Pasa komutasinda Anadolu'ya gönderir. Vezir-i A'zam Rüstem Pasa da yeniçeri ve
bölük halkiyla Istanbul'dan hareket eder.
Rüstem Pasa, Ankara'ya geldiginde Kanunî'nin büyük oglu ve tahtin en
kuvvetli adayi olan Amasya Sancakbeyi Sehzâde Mustafa hakkinda bazi haberler gönderme
ihtiyacini duyar. O siralarda 38 yasinda bulunan Sehzâde Mustafa, Kanunî'nin büyük
oglu olmasi hasebiyle taht vârisi olabilecek durumdaydi. Halbuki ogullarindan birinin
veliahd olarak tahta geçmesini arzu eden Hurrem Sultan, ona karsi pek iyi
düsünmüyordu. Bu yüzden Sehzâde Mustafa gözden ve tevccühten uzak tutuluyordu. Ilim
ve marifette de kudretli olan Sehzâde Mustafa diger sehzâdeler tarafindan da
kiskanilmakta idi. Buna karsilik asker de kendisini çok seviyordu. Sehzâde Mustafa da,
artik babasinin yaslandigini, sefere iktidarinin bulunmadigini, bu sebeple Rüstem Pasa'yi
Dogu seferi ile görevlendirdigini, bunun da kendisine düsman oldugunu, sâyet bunu yok
ederse kendisine taht yolunun açilacagi gibi telkinlere kapilarak saltanat davasina
sürüklenmisti. Rüstem Pasa ise sevmedigi ve muhalif oldugu Mustafa hakkinda Kanunî'ye
mektuplar göndermisti. Bunun üzerine Rüstem Pasa'yi geri çagirtan Kanunî, bizzat
sefere çikmaya karar verir.
l2 bin civarindaki yeniçeri, l8 Ramazan 960 (28 Agustos l553) 'ta Istanbul'dan
Üsküdar'a geçen Kanunî'yi, büyük bir merasimle karsilar. Kanunî, yaninda oglu
Cihangir bulundugu halde 22 Eylül'de Bolvadin'e gelir. O, kendisine âsi rakip olacak
diye tanitilan büyük oglu Amasya Sancakbeyi Sehzâde Mustafa'yi da sefere katilmak
üzere yanina çagirtir. 26 Sevval 960 (5 Ekim l553) günü Konya Ereglisi civarinda
babasina yetisen Mustafa, sairlerin tarih ibâresinde belirttikleri "mekr-i
Rüstem" ( = 960 yili) yüzünden o gün Pâdisah'in emriyle çadirinda bogdurularak
cenazesi Bursa'ya gönderilir. Rüstem Pasa da sadaretten azledilerek yerine Kara lakapli
II. Vezir Ahmed Pasa getirilir. Hurrem Sultan ve Rüstem Pasa'nin isbirligi ve hileleri
ile 6 Ekimde meydana gelen bu elim hâdise, halk arasinda büyük bir infiale sebep
olmustu. Bunun için Kanunî, sefer arifesinde nahos bir olaya sebebiyet vermemek için
Rüstem Pasa'yi azletmek zorunda kalmisti.
Sehzâdenin ölümü, kendisini candan seven Anadolu halkini yaraladigi gibi,
nimetleriyle perverde olan yüzlerce bilgin, sair, san'atkâr ve seyh de bu beklenmedik
ölüme agliyorlardi. Bu arada Kanunî'nin süt kardesi olan Mehmed Çelebi, olaydan iki
sene sonra Pâdisah Iran seferinden Istanbul'a dönünce, Sehzâde Mustafa'ya kiydigi
için yüzüne karsi agir sözler söylemisti. Sehzâde'nin, iftiraya kurban gittigi
kanaati, devletin tamaminda ve hatta bütün dünyada hâkim olmustu. Burada suna dikkat
çekmeliyiz ki, Nahcivan seferinden önceki 2. Iran sefer-i hümayûnunda Kanunî ile
Sehzâde, karsilikli görüsüp dertlesmislerdi. Bu mülakatta Kanunî, oglunun yüzüne
karsi hakkindaki ithamlari siralamis, fakat Sehzâde'nin cevaplari karsisinda kendisine
hak vermisti. Ama bu sefer, yani ölümünden önce meydana gelecek olan son karsilasmada
Sehzâde, daha babasiyle görüsme imkâni bulamadan öldürülmüstü. Gerçi Sehzâde
Mustafa, aleyhindeki havanin agirligini biliyordu. Hatta ikinci vezir Ahmed ile üçüncü
vezir Haydar Pasalar, bir bahane uydurup Amasya'dan gelmemesi için kendisine haber
göndermislerdi. Fakat Sehzâde böyle bir yolu tutmaya tenezzül etmedi. Zira babasi ile
yüz yüze geldiklerinde onu ikna edecegine kani idi.
Halk ve asker tarafindan sevilen Sehzâde Mustafa'nin katli, halkin
üzüntüsüne sebep olmustu. Bu bakimdan birçok sair Rüstem Pasa, Hurrem Sultan ve
hatta Kanunî'yi yeren siirler kaleme almislardir. Bu mersiyelerden en çok bilinen ve
yaygin olani sancakbeyi rütbesinde bir asker olan büyük mesnevi sairi Taslicali Yahya
Bey'indir. Yahya Bey, 7 bend ve 42 beyit tutan ve klasik Türk siirinin mersiye
vâdisindeki saheserlerinden biri olan bu çok cesurca yazilmis olan manzumesinde Rüstem
Pasa'ya siddetle çatmaktadir. Esasen "Mekr-i Rüstem = Rüstem'in hilesi"
terkibi de Sehzâde'nin katline tarih (H. 960 = M. l553) olarak düsürülmüstü. Bu
eserinde Yahya Bey, bütün ordunun hislerine tercüman olarak Rüstem Pasa'nin idamini
açiktan açiga istemisti. Büyük tarihçi Âlî (Gelibolulu Mustafa Âlî) Yahya Bey'e:
"Gazab-i pâdisahîden havf etmedin (korkmadin mi) mi ki, böyle nazma cür'et
ettin?" diye sorunca o da: "Sehzâde'nin firaki beni mecnun ve mecbur etmis
idi" der. Yahya Bey, Türk fikir hürriyetinin âbidelerinden olan bu eserinde
Pâdisahi da tenkid etmekle beraber "nizâm-i âlem"i muhafaza etmek için
hükümdarin aleyhinde daha fazla ileri gitmemistir. Bununla beraber Rüstem Pasa, gerek
kendisine, gerekse Kanunî'ye çatildigi için sikâyette bulunarak Yahya Bey'in
cezalandirilmasini istemisti. Fakat Kanunî "Bu makulelere kulak tutma ve intikam
kasdin etme" diyerek kendisini dahi tenkid etmis olan Yahya Bey'i, himaye etmis ve
makul tenkid hürriyetine saygisini göstermistir. Bundan baska, birçok sair, halkin bu
konudaki hislerine tercüman olacak sekilde siirler kaleme almislardir.
8 Kasim'da Haleb'e ulasan Kanunî, burada ikinci bir aci ile sarsilir. Bu aci,
agabeyinin öldürülmesinden müteessir olan Cihangir'in hastaliginin iyice
ilerlemesinden sonra 20 Zilhicce (27 Kasim)'da vefat etmesiydi. Peçevî'nin ifadesine
göre Cihangir, sehzâdelerin en küçügü oldugundan dolayi Pâdisah tarafindan çok
seviliyordu. Doktorlarin bütün gayret ve çabalari, Sehzâdenin hastaligina ve sonunda
da ölümüne mani olamadi. Cenaze Namazi Haleb'de kilindiktan sonra na'si Istanbul'a
gönderilir. Kanunî, iki oglunun verdigi aciyi hafifletmek ve biraz olsun avunabilmek
için, Haleb, Sam ve Kudüs'te bozulan düzeni yeniden tanzim edip yerine getirmek ve
vakiflari gelistirmekle ugrasir.
Kisi Haleb'de geçiren Kanunî, 6 Cemaziyelevvel 96l (9 Nisan l554) günü
Haleb'ten çikip sehrin önündeki Gökmeydan'da ordugaha geçen Kapikulu çerisi ile
ilerleyen Kanunî, 23 Cemaziyelevvel (26 Nisan)'da daha önceden gönderilen usta ve
isçiler tarafindan kurulmus bulunan Birecik köprüsünden geçerek Urfa'ya, oradan da
Diyarbekir'e gider. Burada yapilan divanda askerin Erzurum'da toplanmasi kararlastirilir.
Kendisi de Erzurum'a dogru yola çikar. Tahmasb ise, daha önce yaptiklarini bir bakima
tekrarlayarak pasif savunmasini sürdürür. Ayrica, daha Kanunî ve ordusu yetismeden
Hakkari, Gevas, Van ve Adilcevaz taraflarini yagmalattigi gibi yollarin üstündeki her
seyi de yakip yiktirir. 5 Temmuz'da Kars ovasina gelen Kanunî, Tahmasb'a bir mektup
göndererek onu savasa davet eder. Mektubunda, Rafizîlik'ten ve halkin mallarini
yagmalamaktan vazgeçmesini, sayet bütün korkusu top ve tüfek ise bunlari
birakabilecegini, savasmak için sadece kilicin da yeterli olacagini bildirmisti.
Bu siralarda Tahmasb, Nahcivan bölgesinde bulunuyordu. Kanunî'nin mektubunu
aldigi zaman ülkesi yer yer Osmanli kuvvetleri tarafindan tahrib ediliyordu. Kanunî,
mektubunda Osmanli ulemasinin verdigi fetvalari nakl ederek onu Hz. Peygamberin seriatina
davet ediyordu. Bu arada Kanunî, l7 Saban 96l (l8 Temmuz l554)'da Revan'a, daha sonra
Nahcivan'a ulasir. Ancak çevrenin âdeta çöle dönmüs oldugunu görür. Çevredeki
saray ve konaklar da Osmanli ordusu tarafindan yagma edilir. Böylece Safevî tahribinin
öcü alinmis oluyordu. Tahmasb ise yine Osmanli ordusunun önüne çikmaktan
çekiniyordu. Kanunî daha ileri gitmeyerek geri dönme karari alir. Hazirliklar basladigi
sirada Osmanlilarin bazi kuvvetleri ile Safevî kuvvetleri arasinda çarpismalar meydana
gelir. Bu çarpismalar sonunda Safevî kuvvetleri dagitilir. Bundan sonra Osmanli ordusu
geri dönerek 6 Agustos'ta Beyazit'a gelir. Bu esnada Sah'in mektubunu tasiyan bir elçi
gelir. Tahmasb'in, Vezir-i A'zam Ahmed Pasa'ya hitaben yazdirdigi bu mektupta Pâdisah,
Sark'a on defa gelse bile karsisina çikilmayacagi belirtiliyordu. Bundan sonra gelen
mektuplarda da baris isteniyordu. Osmanlilar'in karsi cevabi, kendi ülkesinde rahat
oturup, fitne ve fesada karismamasi seklinde idi. Bundan baska Kanunî, Safevîler'in
kutsal sayilan yerlerinden olan Erdebil ve Tebriz'i tahrib tehdidinde bulunmustu ki bu,
Safevîler'i büyük bir telasa düsürmüstü. Gerçekten, Osmanli hükümdarinin
kuvvetlerini dagitmadan serhadde kislayip ertesi sene Safevîler'in mukaddes sehri ve aile
ocagi olan Erdebil üzerine yürüyüp tahrib edecegi yolundaki tehdidi, Tahmasb'i barisi
saglayip sulh yahmak üzere kesif bir siyasî faaliyet göstermeye zorlamisti. Nitekim
Osmanli ordusu, Elesgirt'e vardigi zaman Tahmasb'in elçisi ile yeni bir mektubu gelir.
Aradaki düsmanligin kaldirilmasi ve barisin gerçeklesmesini saglayacak olan
bir mütarekenin kabulünü uygun karsilayan Kanunî, Sah'in elçisine ayrica cevabî bir
mektup verir. Kanunî'nin kisi geçirmek üzere Amasya'ya hareketi ve burada beklemesi,
baharda Osmanli ordusunun tkrar harekete geçecegini ve Erdebil ile Tebriz'in tahribi
yolundaki tehdidin ciddi oldugunu isbatlamis; Tahmasb'i baris hususunda yeniden harekete
geçmeye mecbur birakmistir.4. Amasya Antlasmasi Kanunî Sultan Süleyman'in kisi
Amasya'da geçirdigi siralarda, Sah Tahmasb'in esik agasi (saray nâziri) Ferruhzâd Bey,
9 Cemaziyelahir 962 (l0 Mayis l555)'de çesitli hediyeler ve sahin mektubu ile Amasya'ya
gelir. Elçi ve maiyeti, Osmanli vüzerasi ile görüstükten sonra 2l Mayis'ta divana
kabul edilir. "Elçiler Divân-i Hümayûna gelüb" vezirlerin karsisinda
iskemlelerde oturdular. Sah, bu mektubunda, Pâdisah'in gönderdigi mektubu sanki
"Süleyman Nebi"den geliyormusçasina aldigini, kendisine büyük saygi
duydugunu, haberlesme kapisinin devamli surette açik bulundurulmasi gerektigini ifade
ederek halk arasinda da iyi münasebetlerin kurulmasina temas ediyordu. Peçevî'nin aynen
naklettigi bu mektubunda (Peçevî, I, 329 - 336) Sah, dostluk teminati verdigi gibi
Siîlerden Ka'be ve diger mukaddes yerleri ziyaret etmek isteyenlere izin verilmesini de
taleb etmekteydi. Büyük iltifatlara nail olan Ferruh Bey'e, 8 Receb 962 (l Haziran l555)
günü, Kanunî tarafindan, Sah Tahmasb'a hitaben yazilmis bir mektup verilir. Osmanli -
Iran devletleri arasindaki barisi tasdik eden bu muhtasar mektupta, arzu edilen baris
" sulh u salâh-i umûr ki, mutazammin-i âsâyis-i halk ve müstelzim-i intizâm-i
ahvâl-i cumhurdur" ifadeleri ile hüsn-i kabul gördügü belirtildigi gibi, arada
dostluk kurulup, asagidaki su üç maddenin de müvafik görüldügü belirtilmekteydi:
a) Iran'da ashab-i güzin ve hulefa-yi mehdiyyine sebb etmek (sövmek, küfr
etmek) olan Teberrâiligin men'i, yani taskin Siîler'in, üç halife (Hz. Ebu Bekr, Ömer
ve Osman) ile Hz. Aise'ye sögüp saymalarinin ve bunu bir merasim haline getirmelerinin
yasaklanmasi hususunda elçinin verdigi teminatin gerçeklesmesinin umuldugu;
b) O taraftan herhangi bir fitne (kiskirtma) ve taarruz olmadikça Osmanli
hudud ümerasinin tecavüz ve taarruzunun men edilecegi;
c) Hacilarin refah ve itminanla hacci edâ etmelerine izin verlimesi ki bu
madde mektupta su ifadelerle yer almaktadir: "Huccac-i Beytu'l-Haram ve züvvar-i
merkad-i Hazret-i seyyidu'l-enâm aleyhi's-salâtu ve's-selâm refahiyet ve itminan ile ol
saadete faiz olmalaridir."
Amasya antlasmasi ile Basra, Bagdad, Sehrizor, Van, Bitlis, Erzurum, Kars ve
Atabegler yurdu üzerindeki Osmanli hâkimiyeti Safevîlerce taninmis oluyordu. Böylece
Gürcistan'da iki taraf arasinda nisbî de olsa nüfuz bölgeleri tesis edilmistir. Bu
antlasmadan sonra, Tahmasb'in l576'da vefatina ve Iran'da karisikliklarin çiktigi zamana
kadar Osmanli - Safevî münasebetleri dostâne bir sekilde devam etmistir. Böylece,
Osmanlilarla Safevîler arasinda otuz yedi seneden beri araliklarla devam eden harblere
son verilir. Bunun sonucu olarak taraflar, her vesile ile aradaki sulhun te'yidine gayret
sarfetmeye baslarlar. Bu sebeple olsa gerek ki, Tahmasb, Süleymaniye külliyesinin
açilisi (l5 Agustos l556) münasebetiyle tebrikte bulundugu gibi kiymetli hediyeler de
göndermisti. Bundan baska bu antlasma sartari, ileride yapilacak olan Osmanli - Safevî
antlasmasinin temel unsurlarini teskil edecektir.
IÇ OLAYLAR VE SEHZÂDELER ARASINDAKI MÜCADELE
Kanunî dönemi, Osmanli Devleti'nin askerî, siyasî, kültürel ve medenî
faaliyetler gibi hemen her sahada zirveye ulastigi bir devirdir. Bununla beraber bu
dönemde de bazi iç karisikliklar oldugu gibi taht kavgasi için sehzâdeler arasinda da
mücadeleler olmustu. Hatta yine bu dönemde baba ile ogul arasinda da böyle olaylara
rastlandigi için bizzat Kanunî kendi oglu Mustafa'yi feda etmek zorunda kalmisti. Bu
sebeple biz de dönemin bu neviden olaylarina kisaca deginmeye gayret edecegiz.
l. Kirim HâdiseleriKanunî döneminde Osmanli Devleti'ne bagli Kirim'da aile
kavgalari ve kardesler arasindaki mücadeleler artmisti. Osmanlilar, bu mücadeleyi
dikkatle takip ediyorlardi. Islâm Giray'in yerine hanliga tayin edilen Sahib Giray,
Istanbul'dan Kirim'a gidince kendini ister istemez mücadelenin içinde bulmustur. Zira
eski han Islâm Giray, Sahib Giray'in Osmanlilar'in destegi ile hanlik makamina oturmasini
ve otoritesini kuvvetle tesise çalismasini hos karsilamamisti. Sahib Giray ise
muhaliflerini yok etmek ve otoritesini saglamlastirabilmek için çalismalara baslamisti.
Bu sebeple önce Nogaylar'a yaklasarak onlari kendi taraffina çekmis ve Islâm Giray'in,
Mangitlar'in basi olan, Kirim asilzâdeleri arasinda sahsî cesaret ve cür'etiyle
sivrilen Baki Bey tarafindan öldürülmesinden sonra da bu defa Nogaylar'a karsi cephe
almistir. Sahib Giray, siyasî bir manevra ile ayni zamanda yegeni olan ve kendisine karsi
muhalefette bulunan Baki'yi kendi saflarina çekmisti. Birlikte giristikleri Moskova
seferi sonrasi onu da ortadan kaldirmaya muvaffak olmustur. Daha sonra basi bos ve otorite
tanimayan Nogaylar'a karsi Sirinler'le birleserek l546 - l547'de Kirim tarihinde
"Nogay Kirimi" adi verilen olay cereyan etmistir. Han'in, atesli silahlari
önünde Nogaylar, büyük bir bozguna ugramislardi.
Kabile aristokrasisine karsi Kirim'da, Osmanli modeline göre bir hâkimiyet
tesisine çalisan Sahib Giray'in, Kanunî'nin teveccühüne mazhar olmasi, Osmanli
vezirleri arasinda aleyhine bir faaliyetin baslamasina sebep oldu. Sahib Giray da bu
faaliyeteri tahrik edici bazi hareketlerde bulunmaktan çekinmiyordu. Nitekim Kanunî'nin
Iran'a yaptigi sefere yardimci kuvvet göndermemesi, gözden düsmesine yol açmis ve onun
müstakil bir hanlik kurmak için çalistigi yolundaki söylentileri kuvvetlendirmistir.
Bu arada Sahib Giray, Kazan Hanligi'nda vefat eden Safâ Giray'in yerine Istanbul'da
yetismis ve bir ara Saadet Giray zamaninda "kalgay" olmus olan Mübarek Giray'in
oglu Devlet Giray'in intihab ve tayinini Pâdisah ve Divan'dan istemis, muhtemelen bu
suretle bir rakipten kurtulmayi ümid etmisti. Fakat aleyhinde kurulan bir tertiple
kendisi azlolunur. Bundan sonra Osmanli Devleti tarafindan Kirim'a gönderien Devlet
Giray, askerleri yanindan ayrilan Sahib Giray'i yakalayarak üç oglu ile birlikte
öldürür. Ruslarin büyük bir düsmani olan Sahib Giray ortadan kalktiktan sonra Ivan
Vasili, Kazan ile Ejderhan'i zaptederek çar ünvanini almisti. Bununla beraber, Devlet
Giray'in hanligi zamaninda Ruslarin eline düsen Ejderhan H. 96l (M. l554)'de geri
alindigi gibi Moskova'ya akinlar yapilarak Ruslar vergiye baglanmisti.
Devlet Giray, Zigetvar seferinde Mirzalar komutasinda Tatar askeri
göndermisti. Bu kuvvetler, Erdel Beyi Sigismund Zapolyai ile birlikte bir sene önce
Avusturyalilar'in eline geçmis bulunan bazi yerlerin geri alinmasinda büyük hizmetler
görmüslerdi.2. Düzme Mustafa OlayiDevleti bir müddet mesgul eden bu olay, Osmanli
tarihinde ayni isimle ortaya çikan ikinci vak'adir. Kanunî, 2l Haziran'da Amasya'dan
hareket edip Istanbul'a dogru ilerlerken, Rumeli'nin muhafazasi için biraktigi Sehzâde
Bâyezid'den bir haber alir. Bu habere göre, Sehzâde Mustafa'ya çok benzeyen bir adam,
genis kapsamli bir isyan hareketinde bulunmaktadir.
Kimligi ve nesebi pek bilinemeyen bu adam, seklen maktul Sehzâde'ye
benzediginin birçok kimse tarafindan söylenmesinden cesaret alarak saltanat sevdasina
düser. Bu sebeple kendisinin Sehzâde Mustafa oldugunu söyleyerek Selanik ve Yenisehir
taraflarinda ortaya çikar. O, Silistre ve Nigbolu sancaklarinda Simavna softa ve
dervislerinden de bir hayli taraftar toplamisti. Bu isyanin, özellikle Dobruca
çevresindeki Seyh Bedreddin taraftarlari arasinda gelismesi dikkat çekicidir.
Saltanatini ilan eden ve kendisine bir vezir ile Simavna softalarindan iki kadiasker tayin
eden Düzme Mustafa, etraftaki zenginlerin çiftliklerini basmaya ve vergi toplamaya
baslar. Bu yolla gasb ettigi mal ve parayi fakirlere dagitarak etrafina l0.000'e yakin
adam toplamaya muvaffak olur. Peçevî, bu anarsik olayi tafsilatli bir sekilde
günümüze aktarmaktadir. Bununla beraber biz, konuyu fazla uzatmadan kisaca özetlemek
istiyoruz:
"962 ( M. l555 ) senesi, Yenisehir ve Selanik dolaylarinda nesebi meçhul
kötü yaratilisli biri ortaya çikar. Bazi serseri ve asagilik kimseler, kendisine
rahmetli Sehzâde Mustafa'ya benziyorsun diye onun fesad dolu kafasina bir saltanat
sevdasi soktular. Böyle diyenlere o : " Aman, Allah rizasi için sirrimi ifsa
etmeyin, celladin pençesinden kurtulan basima kast etmeyin" diye fesad ve
kötülüklerle dolu isini sürdürür. Bu is o kadar ileri vardi ki, birçok serseri ve
hatta akli basinda kimseler, onun gerçekten Sehzâde Mustafa olduguna kandilar. Güya
rahmetli Sehzâde Mustafa katlolunacagi sirada, celladin elinde Mustafa'ya benzer baska
bir suçlu bulunuyormus, o öldürülmüs ve Sultan Mustafa serbest birakilmisti."
Durumun, gittikçe nezâket kazanip ehemmiyet arz etmesi üzerine Rumeli'nin
asayisi ile görevli Sehzâde Bâyezid, gerekli tedbirleri almaya çalismisti. Bu
cümleden olarak Nigbolu Beyi olan Dulkadirli Mehmed Han, âsileri te'diple
vazifelendirilmisti. Mehmed Han, çesiti vaadlerle Düzme Mustafa'nin vezirini elde
etmisti. Bunun üzerine bu adam da Düzme Mustafa'yi yakalayip Nigbolu Beyi'ne teslim
eder. Düzme Mustafa, daha sonra Istanbul'a gönderilerek idam edilmis ve cesedi, Sehzâde
Mustafa olmadiginin isareti olarak halka teshir edilmistir.3. Sehzâde Bâyezid Olayi
Kanunî döneminin önemli olaylarindan biri de, süphesiz ki sehzâdeler arasinda
saltanata geçip tahti elde etme mücadelesi idi. Bilindigi gibi Kanunî Sultan
Süleyman'in ogullarindan Sehzâde Mustafa ve Cihangir'in vefatlari üzerine taht vârisi
olarak iki sehzâde kalmisti. Bunlar, Selim ile Bâyezid idi. Saray, gayr-i memnun sinif
ve diger bazi insanlarin tesvikleri ile bu iki kardes âdeta rakip duruma gelmislerdi.
Kanunî'nin, yaslanmaya baslamasi, kendisinden sonra tahta kimin geçecegi konusunu
gündeme getirmisti. Kendi ogullarindan birini tahta geçirmek isteyen Hurrem Sultan,
tahtin kuvvetli vârisi Sehzâde Mustafa'nin katlinde müessir oldugu gibi, kendi ogullari
arasinda dahi bir tercih yapma durumuna gelmisti. Hurrem Sultan, iki oglundan Bâyezid'i
tercih etmekle birlikte öz ve büyük oglu Selim'e karsi cephe aldigi da söylenemez.
Sehzâde Selim'in Nahçivan seferinde babasinin yaninda bulunmasi ve yumusak huylulugu ile
babasinin üzerinde müsbet bir tesir birakmasina karsilik, Hurrem Sultan da Bâyezid
üzerine kanat germis, hakkinda duyulan ufak tefek itimatsizliklari gidermis, hatta onu,
Konya'dan daha iyi bir mevki gibi telakki edilen Kütahya sancagina naklettirmisti. Bu
esnada (l558) Bâyezid, Kütahya'da Mekke emîri tarafindan elçilikle Istanbul'a
gönderilen Kutbeddin el-Mekkî'yi kabul etmis ve ona, kendisine saltanat müyesser oldugu
takdirde her sene kanun geregi Haremeyn-i Serifeyn'e gönderilmekte olan "Sürre -i
Hümayûn" vesilesiyle, gerçeklestirmek istedigi bazi arzularindan bile bahs
etmisti. Gerçekten Bâyezid, sahsiyeti, kültürü ve yasayisi bakimindan tahta en yakin
aday olarak görülüyordu. Selim'in, Manisa'da nedimeri ile eglenceye dalmasina karsilik
Bâyezid, Kütahya'da bir ilim ve irfan muhiti kurabilmisti. Fakat Hurrem Sultan'in ayni
sene vefati üzerine Bâyezid, büyük bir hâmisini kaybetmis oluyordu. Bundan sonra
Selim ile Bâyezid arasinda birçok anlasmazliklar çikar. Her iki sehzâdenin
taraftarlarinin tutumlari gittikçe aradaki soguklugu artiriyordu. Bu arada her iki
sehzâdenin de hizmetinde bulunan Lala Mustafa Pasa'nin çevirdigi entrikalar, taraflari
tam anlamiyla birbirine düsürdü. Kardesler arasindaki münaferet ve çekismenin artmasi
üzerine vaziyeti dikkat ve titizlikle takip eden Kanunî, duruma müdahele eder.
Sehzâdelerden her birine 300.000'er akça terakki vermek suretiyle onlarin sancaklarini
degistirir. Selim'i Manisa'dan Konya'ya, Bâyezid'i de Kütahya'dan Amasya'ya tayin eder.
O, bununla da kalmayarak Selim'in sehzâdesi Murad'a Aksehir, Bâyezid'in büyük oglu
Orhan'a da Çorum sancaklarini tevcih eder.
Fakat bu tahvil, Sehzâde Bâyezid'i memnun etmemisti. Zira o, pâyitahttan
uzak bir yere yapilan bu tayini, bir hakaret olarak kabul ediyordu. Nitekim Bâyezid, bir
mektubunda, bu tayin isinde Selim'in parmaginin bulundugunu, bunun da Selim'in kendisine
tercih edildigi anlamina geldigini yazarak "bu hakaretten ölmek yeg idi"
diyerek hissiyatini belirtmisti. Bu sebeple Amasya'ya gitmek istemiyordu. Bâyezid'in,
Kütahya'dan ayrilmamak için ileri sürdügü mâzeretleri kabul etmeyen Kanunî, bu
sehrin imari hususunda pek çok para sarf ettigini, bu bakimdan nakil için paraya
ihtiyaci oldugunu bildirmesine karsilik hükümdar, onun, Kütahya'dan hareketini bildirir
bildirmez kendisine para gönderilecegi cevabini vermisti. Bâyezid, bundan sonra da bazi
bahaneler ileri sürdüyse de nihayet l5 Muharrem 966 (28 Ekim l558)'de Kütahya'dan
ayrilmak zorunda kalmisti. Bununla beraber çok yavas yol aliyor ve konaklarda gerekenden
fazla kalarak babasinin vaadlerini yerine getirmesini bekliyordu. Esasen çok kalabalik
bir kafile ile hareket edip yola çikan Sehzâde Bâyezid'e, yol boyunca birçok kimse
iltihak ettigi için gittikçe kuvveti de artiyordu. Bu vaziyet karsisinda endiseye kapian
Kanunî, Bâyezid'e sözünü geçirebilecek ve onu yatistirarak bir an önce Amasya'ya
gitmesini saglayacak bir nasihatçiyi gönderme zaruretini duymustu. Bununla birlikte
tarafsiz hareket etmis olmak için ayni anda Sehzâde Selim'e de bir baskasini göndermeye
karar verir. Su kadar var ki kendi emirlerine itaat eden Selim'e gönderilen sahis bir
nasihatçidan ziyade bir müsavir gibi vazife görecektir ki bu, üçüncü vezir Sokollu
Mehmed Pasa'dir. Bâyezid'in yanina gönderilen dördüncü vezir Pertev Pasa ise
sehzâdeyi yatistirmaya çalismis, fakat yatismis gibi görünen Bâyezid, babasina ve
Selim'e karsi olan tutumunda bir degisiklik yapmamistir. Bu arada Bâyezid, babasina karsi
tehdid unsurlari ihtiva eden mektuplar göndermekten de çekinmemistir. Nitekim bir
mektubunda o, "Bendenizi sorarsaniz rûz-u seb (gündüz - gece = her zaman) hayir
duaniza mesgul bilesüz, amma ki gam ve gussadan ve gayretten helâk bilesüz. Ah bilmem
ne idem bana karindasimin hatiri içün acîb zulm eyledünüz, beni yerümden yurdumdan
ayirdiniz" diordu. Gerek davranislari, gerekse gönderdigi mektuplar yüzünden
Kanunî, tamamen Selim'e meyletmistir. Tarihçilerin bildirdigine göre Bâyezid, yevmlü
adiyla birçok eskiyayi yanina toplayip onlari kapikulu, sekbân ve tüfekçiyan yazdirip
20.000 civarinda bir kuvvete sahip odugu haberinin gelmesi üzerine iki taraf artik yavas
yavas geri dönülmesi mümkün olmayan bir yolun esigine gelmisti. Bâyezid'in, ister
silah zoru ile saltanat tahtini ele geçirmek, ister nefsini müdafaa gayesiyle etrafina
kuvvet toplayarak bir ordu meydana getirmesi, Selim'i de harekete geçirmisti. Bu sebeple
o da askerî hazirliga koyulmustu.
Bâyezid'in asker toplayip kendi basina hareket etmesine karsilik Selim,
babasinin direktifleri dogrultusunda askerî hazirliga baslamisti. Bâyezid, Selim'in,
merkezden gönderilen emirler uyarinca Anadolu Beylerbeyi, Dulkadir, Karaman Beylerbeyleri
ve Adana Sancakbeyleri ile müstereken hareket ettikleri haberini alinca, takriben l5.000
kisilik bir kuvvetle Ankara istikametine dogru harekete geçer. Bu haberin Istanbul'a
ulasmasi üzerine bizzat Kanunî tedbirlerin alinmasi gerektigine karar verir. Bu kararin
bir sonucu olarak o, Sokollu Mehmed Pasa ile Rumeli Beylerbeyisini Konya'ya gönderir. Bu
arada Kanunî, Selim'e müdafaa muharebesini Konya'da kabul etmesini emretmisti. Ayni
zamanda Seyhülislâm Ebu's-Suûd Efendi'den, âdil bir sultanin evlatlarindan birinin
itaattan ayrilip bazi kalelere saldirmasi, zorla halktan para alip asker toplamasi halinde
ve onu bu hareketlerinden baska bir sekilde çevirmeye imkân olmadigi takdirde
"cemiyetleri dagilincaya kadar kitâle" cevaz oldugu hakkinda bir fetva alir.
Kanunî, bundan sonraki olaylari daha yakindan takib edebilmek için 28 Saban 966 (5
Haziran l959) 'da otagini Üskürdar'da kurdurarak Selim'e de savunma savasini Konya'da
yapmasina dair emirler göndermisti. Bâyezid, babasinin hareketini ögrenince Konya
üzerine yürümüs, böylece iki kardes arasinda Konya yakinlarinda 22 Saban 966 (30
Mayis l559) günü çarpismalar vuku bulmustu. Ilk gün sabahtan aksama kadar devam eden
çarpismalar sonucunda taraflar birbirlrine üstünlük saglayamadilar. Savasin ikinci
günü Lala Mustafa Pasa'nin tedbiri ile Bâyezid'in kuvvetleri bozguna ugratilmisti.
Bunun üzerine Amasya'ya çekilen Bâyezid, af isteginde bulunduysa da bu istegi, sözü
ile hareket ve davranislari birbirlerine uymadigi gerekçesiyle Kanunî tarafindan red
edilmisti. Bunun üzerine çareyi Iran'a iltica etmekte bulan Bâyezid, çocuklari ile
birlikte Iran'a siginmisti. Onun ilticasi, iki devlet arasinda karsilikli müzakerelere
sebep olmus ve nihayet Sah Tahmasb, para karsiligi onu, gelen Osmanli heyetine teslim
etmisti. 23 Temmuz l562'de bu talihsiz sehzâde, ogullari ile birlikte hemen orada
bogdurulmak suretiyle hayatlarina son verilmisti. Tahnit edilen cesetleri, Sivas'a
getirilip orada defnedilmistir.
Sehzâde Bâyezid hâdisesi, Anadolu'da bazi iç karisikliklarin çikmasina
sebep oldu. Bu bakimdan devlet, bir müddet onun taraftarlarina karsi mücadele etmek
zorunda kaldi. Bundan sonra benzer olaylarla karsilasmamak için umumi bir teftis yapildi.
Bu arada birtakim idarî degisikliklere lüzum görüldü. Bundan sonra yeniçeriler
muhafiz olarak Anadou'ya yayildilar. Sehzâdelerin sancaga çikarilmalari usûlünde de
degisiklikler yapildi.
Bu esnada, Kanunî üzerinde müsbet ve menfi derin tesirler birakan Rüstem
Pasa l2 Temmuz l56l'de vefat etti. O, sahsiyeti ve icraati ile gerek Pâdisah, gerekse bu
devir üzerinde müsbt veya menfi olarak derin bir te'sir birakmis olan iki vezir-i
a'zamdan biri sayilabilir. Hatta Kanunî'nin saltanatini, Ibrahim ve Rüstem Pasalar'in
birbirlerini tamamlayan basica iki büyük sadaret devri olarak mütalaa etmek
mümkündür. Bunlardan ilki nasil devletin büyüklük, zindelik ve ihtisam devrini
temsil etmisse, ikincisi de devlet hazinesinin en zengin, askerî kudretinin en parlak
bulundugu zamanin mümessilidir. Bu devir icraatinda, Pâdisah'in karar ve hareketleri
üzerinde en tesirli rol oynayan sahsiyet, her türlü hâdisenin seyir ve gelismesinde
damgasi görülen adam Rüstem Pasa'dir. Busbecq'in müsahedesine göre, keskin ve uzagi
gören zekâsiyle Pâdisah'in san ve söhretini te'siste onun büyük hizmeti vardi.
Bununla beraber Rüstem Pasa'nin, Pâdisah üzerindeki nüfuzu ve kayin validesi ile
zevcesi Mihrimah Sultan sâyesinde hükümdara bazi yolsuz tutumlari da kabul ettirmis
olmasi, Kanunî döneminin sosyal yapisinda olumsuz sonuçlar da dogurmustu. Hakkindaki
bir sikâyetten anlasidigina göre, Eflâk voyvodalarindan biri, sadrâzama rüsvet vermek
suretiyle voyvodaligi kendisine temin etmis, fakat bu yüzden devlet hazinesi büyük bir
zarara ugramisti. Iste böyle bir sadrâzamin yerine, karekter bakimindan onun tam ziddi
olan ikinci vezir Semiz veya Kalin lakaplari ile taninan cömert, iyi kalpli, halk adami,
nüktedan ve baris sever bir insan olan Semiz Ali Pasa getirilmisti.
KANUNî DÖNEMI DENIZCILIGI VE DENIZ SEFERLERI
Kanunî Sultan Süleyman döneminde, ordunun karadaki basarilarina parelel
olarak Osmanli armadasi da Akdeniz, Kizildeniz ve Hind Okyanusu'nda faaliyet
göstermekteydi. Gerçi, Kanunî döneminden önce ve bilhassa Sultan II. Bâyezid ile
Yavuz Sultan Selim zamanlarinda da Osmanli donanmasi, teknik ve yetismis insan gücü
bakimindan büyük bir gelisme göstermis ve Avrupa'li denizci devletlerin filolari ile
mücadele edebilecek güce ulasmisti. Bilindigi gibi, Kanunî devrinin savas ve zafer
meydani, sadece karalar degil, belki onlar kadar önemli olan denizlerdi de. O denizler
ki, aslan gibi kükreyen dalgalarin üstünde yelken açan levendler ile sehbazlarin
olmazlari oldurdugu, erlik, yigitlik meydani, ugras ve savas mahalli idi. Nitekim
Kanunî'nin ilk hükümdarlik yillarinda, Belgrad'in fethi esnasinda Osmanli donanmasi,
Tuna nehrinin agzindan girerek büyük isler basardigi gibi, Rodos'un zaptinda da büyük
rol oynamisti. Bundan sonra teknik ve askerî güç bakimindan daha da güçlendirilen
donanma, o dönemde yetisen yürekli, tecrübeli ve üstün yetenekli denizcilerin elinde
zaferden zafere kosmaya baslayacakti. Bu zaferlerde en büyük pay sahibi olan kisi ise
Osmanli denizciligine yeni bir ruh ve anlayis kazandiran Barbaros Hayreddin Pasa
olacaktir.
Döneminin en büyük ve muhtesem hükümdari olan Kanunî'nin bahti, Zenbilli
Ali Cemalî Efendi, Ibn-i Kemal ve Ebu's-Suûd Efendi ile Sinan ve Baki gibi fikir ve
san'at kahramanlarinin kanunlari, fetvalari, Süleymaniye'leri, gazelleri, kasideleri ve
te'lifleri yaninda kiliç ve cenk erlerinin gözle görülebilen âbidelesmis eserleri
yoksa da, tarihin dünya durdukça zihinlere ve hâfizalara haykiran sesi vardir. Iste bu
ses, naklettigi nice hikayenin arasinda memleketler zaptedip devletlere omuz silken asîl
ve feragatli bir sehbaz levendin kissasini söyler.
Savas ve mücadeleyi karadan denizlere tasiyan Kanunî döneminin deniz
savaslarinin meydana geldigi sahalari, Akdeniz ve Hint Okyanusu sulari olmak üzere
genellikle iki grupta toplamak mümkündür.
AKDENIZ SULARI
Bulundugu cografya itibariyle bir Akdeniz ülkesi olan Osmanli Devleti, daha
kurulus yillarindan itibaren Akdeniz'le ilgilenmek zorunda kalmisti. Nitekim, Orhan Gazi
dönemi siyasî ve askerî faaliyetlerine bakildigi zaman, Akdeniz'in burada önemli bir
sahne oldugunu görüyoruz. Gerek Trakya'daki yerlesimi saglamlastirip vatan edinme, gerek
Istanbul'un fethi ve gerekse Hac yolu üzerinde bulunan bazi adalardaki korsanlarin
Müslüman hacilara karsi giristikleri faaliyetlere son vermek için bu deniz ve
kollarinda harekete geçmek zorunlugu bulunmaktaydi. Buradaki faaliyetlerin basarili
olabilmeleri için de icab eden bütün tedbirlere bas vurmak gerekiyordu. Kanunî dönemi
ise bu tedbirlein en iyi sekilde alindigi bir dönemdir. Biz, Kanunî döneminde Osmanli
Devleti'nin bu faaliyetlerinden ana hatlariyla bahs etmek istiyoruz.
l. Barbaros Hayreddin'in Ilk Faaliyetleri Asil adi Hizir olan Barbaros
Hayreddin, Vardar Yenicesi'nden gelip Midilli Adasi'nin fethinden sonra buraya yerlesen
Yakub adli bir sipahinin ogludur. l478 yili civarinda dogdugu tahmin edilmektedir.
Batililar, havuç rengine çalan kirmizi sakalindan dolayi agabeyi Oruç'a verdikleri
"Barbarossa" adini daha sonra Hizir için de kullandiklarindan Barbaros diye
taninmisti. Hayreddin lakabini ise kendisine Yavuz Sultan Selim takmistir.
Dört kardesin en küçügü olan Hizir, gençliginde yaptirdigi bir gemiyle
Midilli, Selanik ve Egriboz arasinda ticarete baslar. Rodos sövalyelerine esir düsen
agabeyi Oruç'un kurtarilmasindan sonra iki kardes, Sehzâde Korkud'un himayesine
girerler. Bu siralarda Ispanyollar'in Bati Akdeniz'e hâkim olma gayretleriyle
Endülüs'te yaptiklari zulümler yüzünden buradan ayrilmak zorunda kalan
Müslümanlarin göçleri, bölgedeki eski dengeyi bozar. Bunun üzerine Oruç ve Hizir
kardesler, Bati Akdeniz'e yönelerek l504'ten sonra Kuzey Afrika sahillerinde görünmeye
baslarlar. Iki gemilik küçük filolari için emin bir liman arayan iki kardes, Tunus
Hafsî Sultani Ebû Abdullah Muhammed b. Hasan ( l493 - l526 ) ile anlasarak
Halkulvâdi'ye yerlesirler. Gemilerinin sayisi artinca da Cerbe adasina geçip orayi üs
edinirler. Buradan sürdürdükleri akinlarini Italya kiyilarina kadar uzatirlar. l5l3
yilinda bir yarimada üzerinde bulunan Cicelli ( Djidjelli)'yi ele geçirirler. Kendi
baslarina bir sehir yönetimi kurmus bulunan Cicelli halki, Oruç'u sultan ilan eder.
Böylece Barbaros kardeslerin Kuzey Afrika'da kuracaklari devletin temelleri atilmis olur.
Kisa zamanda büyük söhret kazanan iki kardesin etrafinda Kurdoglu Muslihiddin ve Kemal
Reis'in yegeni Muhyiddin gibi pek çok Türk denizcisi toplanir. Dönemin Osmanli
Pâdisahi Yavuz Sultan Selim ile de temasa geçen Oruç ve Hizir Reisler, Cezayir
kiyilarinda tutunmaya muvaffak olmuslardi. Kaynaklarin ifadesine göre Barbaros kardesler,
Katolik Ferdinand'in ölümünden (l5l6) faydalanarak Ispanyol isgalinden kurtulmak
isteyen Cezayir sehrinin yardimina kosarlar. Böylece Cezayir ve onun batisindaki
Sersel'in ele geçirilmesinden sonra Oruç Reis Sersel ve Cezayir sultani ilan edilir.
Bunu l5l7'de Tenes ve Telemsen sehirlerinin zapti takib eder. Ancak yerlilerle anlasan
Ispanyollar'in l5l8'de Telemsen'i geri aldiklari savasta Oruç Reis sehid olur. Agabeyinin
sehâdetinden sonra yalniz kalan Hizir, artik onun desteginden de mahrum kalir.
Ispanyollar ile Telemsen emîrinin birleserek kendisini Cezayir'den atmak istedikleri
Hizir Reis, Avrupalilar'in verdikleri "Barbaros" adi ile söhret kazanmaya
baslamis ve bunlara karsi basarili savaslar vermisti. Ancak siddetli tazyik karsisinda
Osmanli Deveti'ne bas vurmayi uygun görmüs olacak ki, l5l9 yilinda dört gemiyi
hediyeler ile Istanbul'a göndererek Yavuz'a bagliligini arzettiginden Yavuz Sultan Selim
de kendisine askerî yardimda bulunarak beylerbiyilik hil'ati yollamisti. Nitekim, Osmanli
destegini güçlendirmek üzere adamlarindan Haci Hüseyn'i, Cezayir halkinin Ekim l5l9
tarihli "arîza"si ve kirk esirle birlikte Osmanli Pâdisahi'na gönderir.
Böylece Afrika'da olup bitenleri ögrenen Yavuz Sultan Selim, "Hizir Reis
nasruddindir, hayrüddindir" diye memnuniyetini ifade ederek onun Cezayir hâkimi
olarak tanindigini belirten bir hatt-i serif gönderir. Ayrica kendisine Anadolu'da
gönüllü asker toplama imtiyazi taninarak yeniçerilerle topçulardan olusan 2000
kisilik bir yardimci birlik gönderilmesi kararastirilir. Böylece hutbenin Pâdisah adina
okundugu Cezayir, Osmanli topraklarina katilmis oldugu gibi Hizir da bundan sonra
Hayreddin diye anilmaya baslanir. Bundan sonra Cezayir'e iyice yerlesmek için mücadele
veren Barbaros, bir ara oradan çekilmek zorunda kalmis, ancak üç senelik bir aradan
sonra yeniden Cezayir'e hâkim olmustu.
Barbaros'un, Akdeniz'deki faaliyetleri ile kazandigi basarilar, Imparator
Sarlken'i oldukça rahatsiz etmekteydi. Sarlken, Akdeniz'deki bu proplemin bertaraf
edilmesi için dönemin meshur kaptanlarindan Ceneviz'li Andrea Doria'yi
görevlendirmisti. Bu tecrübeli amiral, altmis gemilik bir donanma ile Barbaros'u aramaya
baslar. Ancak daha önce düsman sahillerini vurmus bulunan Barbaros, büyük bir ganimet
ile Cezayir'e döner. Barbaros, bu hareketi esnasinda elde ettigi esirlerden, Andrea
Doria'nin hazirliklari hakkinda bilgi alir. Bunun üzerine haziriklarini tamamayan
Barbaros, Cerbe adasindaki Sinan Reisi de yardima çagirir. Bu esnada Ispanya adina
hareket eden Andrea Doria, Çerçel adasina hücum eder. Ancak siddetli bir mukavemetle
karsilasir. Bu sirada da Barbaros'un geldigini duyunca geri çekilip kaçmak zorunda
kalir. Böylece, iki taraf birbirlerine tesadüf edemediginden bir çarpisma meydana
gelmez.
Kanunî, tahta çiktigi andan itibaren Barbaros'un faaliyetlerini dikkatle
takip eder. Buna karsilik Barbaros da yaptigi isler ve kazandigi zaferler yaninda
Avrupa'da gelisen olaylar hakkinda ona bilgiler veriyordu. Kanunî, l532 yilinda Alaman
seferine çiktigi zaman Sarlken, Andrea Doria'yi Mora üzerine göndermisti. Doria'nin
yoklugundan istifade eden Barbaros, onbes gemi hazirlayarak Ispanyol sahillerindeki
Endülüs Müslümanlarini Afrika yakasina geçirmek üzere gönderir. O, bu
Müslümanlari gerek bu gemilere, gerekse Ispanyol sahilerinden elde etmis oldugu ve
böylece toplam sayilari otuzalti parçaya yükselen gemilere bindirerek yetmis bin
Endülüs Müslümanini Cezayir taraflarina tasir. Bu kadar Müslüman'in zorla din
degistirip Hiristiyanlastirilmasina mani olmak suretiyle onlari büyük bir zulümden
kurtarir. Din ve insanlik tarihi bakimindan fevkalade önemli bu isi basarmasi, yedi sefer
sonunda mümkün olmustu. 2. Barbaros'un Osmanli Hizmetine Girmesi Kanunî Sultan
Süleyman, Andrea Doria komutasindaki düsman donanmasinin kazandigi basarilar üzerine,
bir memleketin güçlenmesi ve düsmanlariyla basa çikabilmesi için deniz kuvvetlerinin
ne denli önemli oldugunu daha iyi kavrar Her ne kadar iyi yetismis insan gücü ve
mükemmel tersaneleri bulunan bir imkâna sahipse de Kanunî, devletinin bulundugu
cografya ve stratejik konumu itibariyle en az kara kuvvetleri kadar basarili bir deniz
gücüne olan ihtiyaci farketmisti. Bunun için donanmaya yön verecek, tecrübeli ve
kabiliyetli bir denizciye ihtiyaci oldugunu düsünüyordu. Karadaki basarilarin, denizde
de sürdürülmedikçe tam bir hâkimiyetin kurulamayacagi inancinda olan Kanunî,
basindan beri faaliyet ve basarilarini dikkatle takib ettigi Barbaros'u bu vazifeye layik
görüyor ve onun Sarlken'in donanmasina karsi çikabilecek yegâne kisi olduguna
inaniyordu. Bu sebeple Barbaros'a bir hatt-i humâyûn göndererek onu Istanbul'a
çagirir. Kanunî'nin davetini alan Barbaros, yanindaki söhretli denizcilerle birlikte
(Agustos l533) Istanbul'a dogru yelken açar. l533 senesinin Aralik ayinda Istanbul'a
gelen Barbaros, büyük bir senlik ve merasimle karsilanir. Istanbul'a gelisinden bir gün
sonra yani ll Cemaziyelahir 940 (28 Aralik l533) günü on sekiz arkadasiyla birlikte
Pâdisahin huzuruna çikmis olan Barbaros'a Kanunî, Akdenizdeki faaliyetlerinden endise
ettigi Andrea Dodia hakkinda bazi sorular sormus, Barbaros'un endise etmeden ve bir bakima
pervasizca verdigi cevaplar Kanunî'nin hosuna gitmisti. Bunun üzerine Kanunî,
beylerbeyilik rütbesiyle bütün tersane islerini tam bir yetki ve selâhiyete sahip
olarak bu yeni amirale verir. Bundan sonra onu, Irakayn seferine çikmis bulunan Vezir-i
A'zam Ibrahim Pasa'nin (Makbul) yanina gönderir. Haleb'te bulunan Vezir-i A'zam,
Hayreddin Pasa'yi kabul edip Gelibolu Kaptanligi ile Cezayir-i Bahr-i Sefid Beylerbeyligi
pâyesini tevcih ederek hil'at giydirir ve kendisini Kemankes Ahmed Pasa'nin yerine
"Kaptan-i Derya"liga tayin eder (6 Nisan l534). Böylece o zamana kadar Gelibolu
Sancakbeyligi pâyesiyle verilen Kaptan-i Deryalik, Beylerbeyilik derecesine yükseltilmis
olur.
Bir Italyan yazar, onun Kanunî tarafindan karsilanisi ve kendisine yapilan
ihsanlar hakkinda epey bilgi verir. Buna göre Kanunî, sadece onun Cezayir hâkimi
olmasini tasdikle kalmaz, ayni zamanda kendisini devetinin dördüncü derecedeki pasasi
ve donanmanin bas komutani olarak tayin eder. Daha sonra da amiral gemisine çekmesi için
devlet sancagini, Kaptanpasa kilicini ve elbisesini, diger masraflari için de 80.000
sultanî ve nihayet sahsî muhafizlari olarak da yeter sayida yeniçeri verir. Filhakika
Barbaros, sifahî olarak kendisine genis yetki verilen bir divan toplantisinda, Osmanli
donanmasinin zayif noktalarini ciddi bir sekilde tenkid etmisti. Ona göre Ispanyol
donanmasina yetismek, hatta onu geçmek için, Osmanlilarin sahip olduklari az sayidaki
fakat agir gemilere ilaveten küçük ve kolayca hareket edebilen gemiler insa etmek
gerekiyordu. Deniz savaslarindaki yeni teknik karsisinda bu eski kadirgalar ve bu agir
kürekler, gemilerin hareketi aninda hafif kadirgalarin güçlükle manevra yapmalarina
sebep olduktan baska, sür'atli düsman gemilerine karsi kolay bir hedef teskil
ediyorlardi. Gerçi ates kudreti olan kadirgalar ihmal edilemezdi, fakat onlari himaye
etmek için kalyon ve fustalar lazimdi.
Ibrahim Pasa, Haleb'de icra edilen bu merasimden sonra onu tekrar Istanbul'a
gönderir. Pâdisahin, Hayreddin Pasa'yi Haleb'e göndermesi, serasker olmasi itibariyle
bütün azil ve tayinlerin vezir-i a'zamin selâhiyeti dahilinde olmasindan ileri
gelmistir. Bu olay, Osmanli idare sisteminde vazife ve selâhiyetlerin taksimi ile bunlara
nasil riayet edildigini göstermektedir. Devletin basi olmasi hasebiyle sinirsiz yetkilere
sahip oldugu zannedilen hükümdar, baskalarina ait olan yetkileri kullanmayi aklindan
bile geçirmemektedir. Bu sebeple beylerbeyilik tayin ve hil'atini almak için Barbaros'u,
Istanbul'dan Haleb'e göndermektedir.
Kanunî'nin, kendisini Istanbul'a davet eden hatt-i humâyûnunu alan Barbaros,
Cezayir'de gereken tertibati aldiktan sonra yerine evlatligi Kara Hasan Aga'yi vekil ve
Ramazan Çelebi ile Haci isminde birini ona müsavir birakarak on (veya 20) çektiriden
mürekkeb bir filo ile yola çikar. Deniz yolunda rastladigi Deli Yusuf komutasindaki on
alti çektiriyi de beraberine alip Sardunya ile Korsika adalari arasindaki Bonifaçyo
Bogazindan geçip Sicilya adasina bugday götüren on sekiz gemiyi zapt ile yükünü ve
mürettebatini aldiktan sonra gemileri atese verir. Bu muharebe esnasinda Deli Yusuf sehid
olmustu. Ele geçen esirlerden Andrea Doria'nin elli parça gemi ile Koron'a gittigi
ögrenilince sür'atle hareket edilerek Preveze'ye gelindiginde Andrea Doria'nin alti gün
önce Italya'ya kaçtigi haberi alinir. Onun gerçek büyüklügü ve fedakârligi ile
Istanbul'a dogru yelken açisi ve yoldaki faaliyetleri özetle su ifadelerle nakedilir:
" O zamanlar bir zamandi ki, Barbaros denen bu namli yigit, çocuk yasinda
adim attigi kalyonundan, "Daldi Rahmet Denizine Kaptan" tarihinin
düsürüldügü ecel gününe kadar hemen hemen altmis sene, çikmadan yasadi. Gece
demeden, gündüz demeden evsanevî bir su kusu gibi karalara vurdu, dalgalar ile
güresti. Ufuktan ufka yelken açip, yâre de agyâre de karsisinda el baglatti.
Onun büyük kudreti, büyük söhreti ve insan gücünün üstündeki
kahramanlik hikâyelerinin en asîl ve en hürmete sayan olani, süphe yok ki, Cezayir
gibi bir ülkeyi ele geçirip müstakil bir devlet reisi olmusken, tahtini da, bahtini da
bir Türk - Müslüman birliginin agirlik merkezi olan Osmanli Imparatorlugu emrine verip,
ölünceye kadar kendini bu birligin hizmetine adamis olmasidir.
Ama, bir ülke teslim etmek üzere taht sehrine gelen Barbaros'un Pâdisah'a
hediyesi, sadece Cezayir degildi. Önüne katip getirdigi iki bin esirin ellerinde bir
devlet hazinesi tutarinda hediyeler de bulunmakta idi.
Esâsen muzaffer ve hamiyetli kaptanin Istanbul'a gelisi, devlet tarafindan
paha biçilmez sanina ve insanligina lâyik olan bir senlik ve zafer alayi ile
kutlanacakti. Cezayir'den kirk kadirga ile hareket ederek yol boyunca, kahramanliginin
tomarina yeni yeni zaferler ilave ede ede gelmek isteyen Barbaros, Italya sahillerini
hizalayarak, Elbe ve Sardunya adalarini vurduktan sonra Cenova'ya da ihrac yaparak
kiyilari yagmalayip Sicilya'ya geçti. Sanki daracik Mesina Bogazi, sarayinin bir dehlizi
imis gibi tasasizca ilerlerken, bu arada karsilastigi bir Ispanyol kalyonunu da imha etmis
bulunuyordu."
Barbaros, Kaptanpasaliga getirildikten sonra Ispanyollar'in öncülük ettigi
Avrupa ittifakini yenip, Akdeniz'de Osmanli üstünlügünü kurabilmek için bir yandan
güçlü ve düzenli bir donanmanin kurulmasina çalisirken, öte yandan da V. Charles'a
karsi Fransa ile isbirligi yapilmasina önem vermistir.
Barbaros, Istanbul'a döndükten sonra tersanede gemi insasiyle mesgul olur.
Bundan sonra l534 senesinin Agustos ayinda 80 (veya 84) parçalik bir donanmanin basinda
Istanbul'dan ayrilip denize açilan Hayreddin Pasa, Italya'nin güney sahillerindeki
Reggio, Sperlonga ve Fondi gibi sehirlere baskinlar düzenler. Onun bu hareketi, Andrea
Doria'yi kendi üzerine çekmek içindi. Ancak Doria'dan bir ses çikmayinca Tunus
üzerine yönelir. Bu esnada Tunus'u elinde bulunduran Beni Hafs Hânedani'na mensub
Mevlay Hasan kaçmak zorunda kalir. Osmanlilarin Tunus'a hakim olmalari, Akdeniz
hâkimiyeti için önemli bir adim idi. Akdeniz'in Türk hâkimiyetinde olmasi, Avrupa
deniz ticareti için büyük bir darbe idi. Bu sebeple Akdeniz'deki denizci devletler
Sarlken'e müracaatla onu Osmanlilar'a karsi kiskirtmaktaydilar. Bunlara, Rodos Adasi'ndan
kovulan Saint Jean sövalyeleri de katilmisti. Öbür taraftan Mevlay Hasan da Sarlken'e
müracaatta bulunmustu. Bunun üzerine bizzat Sarlken'in de bulundugu ve Doria
komutasindaki büyük Haçli donanmasi Halkulvad'i ele geçirmeyi basarir. Lütfi Pasa
(Tarih, 356), Tunus Hâkimi'nin Sarlken'e müracaatini anlatirken "Memleket senin,
ben dahi senin, iste Rumiler gelüp hile ile memlekete müstevli oldular. Ve sizin
komsulugunuza geldiler, bugün bize ittiler, irte size iderler" diye sekva idicek
Ispanya dahi nice yüz pâre gemiler donadup ve binefsihi kendisi binüp gelüp"
ifadelerini kullanir. Halkulvad'dan sonra Tunus alinir. Bu esnada her taraf yagmalandigi
gibi büyük bir katliam yapilir. Bu harpte Mevlay Hasan Sarlken ile birlikte bulunmustu.
Onun, Tunus halkina gönderdigi mektuplar, kalenin düsmesinde büyük rol oynamisti.
Sarlken sayesinde Tunus sultanligini tekrar elde eden Hasan, bes sene daha Ispanyollar'in
himayesinde kalmis, bes sene sonra oglu tarafindan hal'edilmistir. Bu sirada Barbaros
sehri terkederek Cezayir taraflarina çekilmis bulunuyordu. Bu olayin akabinde Barbaros
karsi taarruza geçerek Balear adalarini basar. Bundan hemen sonra da Irakayn seferinden
dönmüs olan Kanunî, kendisini Istanbul'a çagirir. Daha sonra donanmanin basinda
Kaptanpasalik ile Pulya sahillerine gönderilir. Zira bu dönemde Venedik ile olan
münasebetler bozulmaya baslamisti.3. Korfu SeferiVenedik Cumhuriyeti, devamli olarak iki
tarafli bir siyaset takib ediyor, firsat buldukça da Osmanlilarin aleyhine ittifaklara
girmekte bir sakinca görmüyordu. Bilhassa deniz savaslarinda Sarlken ile ittifak ediyor
ve zaman zaman da Türk ticaret gemilerini vuruyordu. Bu arada, ahidnâme hükümlerinin
yerine getirilmesi için elçi olarak Venedik'e gönderilen Tercüman Yunus Bey, Sarlken'e
karsi I. François ile ittifak yapmalari tavsiyesinde bulunmus, ancak bu teklif
Venediklilerce kabul edilmemisti. Onlar, Kanunî'nin teklifini kabul etmemekle
kalmadiklari gibi gemileri ile geri dönmek üzere yola çikan Yunus Bey'e tecavüze
yeltenirler. Bu hareket , Venedik'in düsmanca olan tavrini açikça ortaya koymustu.
Aradaki dostluk antlasmasina ragmen Venedik'i Osmanlilar'a karsi hasmâne bir tavir
takinmasina, Papa III. Pol'un faaliyetleri sebep olmustu. Zira Papa, Türkler'e karsi
Hiristianlari bir araya topamak isteyerek Sarlken ile Fransa Krali I. François'in arasini
bulup on senelik bir mütareke yaptirmisti. Venedik te l537 yilinda bu ittifaka dahil
olmustu.
Kanunî'nin, Irakayn seferinden dönüsünden sonra Istanbul'daki tersanelerde
yeni gemilerin insasina baslanir. Bu arada gerekli asker ve malzeme temin edilir. Nihayet
l Zilhicce 943 (ll Mayis l537)'de Vezir Lütfi Pasa ile Barbaros Hayreddin Pasa
idaresindeki donanma denize açilir. Bir hafta sonra da Kanunî, yaninda iki oglu Selim ve
Mehmed bulundugu halde ordu ile karadan hareket eder. Donanma Otranto civarina çikarma
yapmakla mesgul iken Andrea Doria'nin Osmanli bandirali on ticaret gemisinden mütesekkil
bir filoya hücum ettigi haberi alinir. Barbaros derhal onun üzerine hareket ettiyse de
Doria'yi yakalayamaz. Zira Ispanya emrindeki bu Cenevizli Amiral, Barbaros'un karsisina
çikmaktansa kaçmayi tercih ederek kurtulabilecektir. Doria'yi yakalamakatna ümidini
kesen Barbaros idaresindeki Osmanli donanmasi, Pulya sahillerinden dönmüs olan Lütfi
Pasa ile birleserek Preveze'ye gelir.
Beri taraftan kara ordusu Avlonya'ya varmis, ardindan da sefer Venedik üzerine
çevrilmisti. Kanunî, Lütfi Pasa'ya Venedikliler'e ait Korfu'nun muhasara edilmesini emr
eder. Bunun üzerine Lütfi Pasa, Korfu adasi üstündeki müstahkem San Angelo kalesini
kusatmakla mesgulken, Kanunî de Korfu adasi karsisindaki Bastia'da karargâh kurmustu.
Mücadele bütün siddetiyle sürerken Pâdisah, Ayas Pasa'yi göndererek kusatmanin
kaldirilmasini emreder. Lütfi Pasa ve Barbaros'un, kalenin her an düsebilecegi ve
kusatmasinin kaldirilmamasi yolundaki itirazlari kabul edilmez. Kaynaklar, Pâdisahin bu
ani kararinin sebebini havalarin sogumasi ve kusatma zamanin geçmis olmasi ile izah
etmeye çalisirlar. Ancak burada baska bir noktaya da temas ederler . Buna göre kusatma
esnasinda bir top mermisi askerin içine düser. Bu yüzden dört gazi sehid olur. Bunun
üzerine Pâdisah: " Bir mücahid kulumu böyle bin kaleye vermem" diyerek
kusatmayi kaldirir. Kusatmanin kaldirilmasindan sonra ordu 22 Kasim l537'de Istanbul'a
döner. Bununla beraber Barbaros, Akdeniz'de Venedikliler'e karsi harekâta devam ederek
bazi adalari vurdugu gibi bazilarini da zapt eder. 4. Preveze Zaferi Barbaros Hayreddin
Pasa'nin, Adalar seferinden döndükten sonra tersanedeki gemi insasina hiz verdigi bir
sirada Kanunî de Bogdan seferine çikmak üzere hazirliklara baslar. Preveze zaferinin
kazanildigi l538 senesinde Osmanlilar, karada ve denizde üç ciddi harekâti birden
baslatmislardi. Bir taraftan Kaptan-i Derya Hayreddin Pasa ikinci adalar seferine hareket
ediyor, öbür taraftan Misir valisi Hadim Süleyman Pasa Hind seferine çikiyor, beri
taraftan da Kanunî, ordu-yu humâyunla Bogdan'a yürüyordu. Ayri ve birbirinden çok
uzak sahalarda icrâ edilen bu büyük tesebbüsler, Osmanli Devleti'nin iktisadî ve
askerî gücünün ne kadar büyük oldugunu gösterir.
l538 senesi kisinin sonlarina dogru Kanunî, vezirlere kendi masraflari ile
hazirlayip techiz etmelerini emreyledigi l50 gemi henüz hazir degilken, Barbaros
Hayreddin Pasa'ya denize açilmasini emreder. Bu arada Andrea Doria'nin Girit'e geldigi
haberini alan Barbaros, 40 gemi ile 9 Muharrem 945 (7 Haziran l538) günü Istanbul'dan
hareket edip Akdeniz'e açilir. Kendisine 3.000 yeniçeri ile deniz ümerâsindan olan
bazi sancakbeyleri (Kocaeli Beyi Ali Bey, Teke sancagi Beyi Hurrem Bey, Sayda sancak Beyi
Ali Bey ve Alaiye Beyi Mustafa Bey) katilmislardi.
Bilindigi gibi, Ege Denizi'nin kontrolü bakimindan oldukça önemli olan
Girit, o dönemlerde Venediklilerin elinde bulunuyordu. Barbaros komutasindaki Osmanli
donanmasi, Ege'de bazi hareket ve fetihlerde bulunduktan ve Istanbul'dan bekledigi 90 gemi
ile Salih Reis'in Misir'dan getirdikleri de kendisine iltihak ettikten sonra Girid'e
ugrayarak adanin bazi mevkilerine asker çikarir. Donanma daha sonra Preveze'ye yönelmek
için buradan ayrilir. Bu esnada Rodos civarindaki bazi adalara da ugrar. Donanma Modon
açiklarinda iken Andrea Doria'nin Preveze'yi zapta çalistigi, fakat sonradan kusatmayi
kaldirarak müttefik Haçli donanmasinin harekat üssü olarak kararlastirdigi Korfu'ya
çekildigi haberi gelir.
Gerçekten, Barbaros'un Ege ve Akdeniz'deki faaliyetleri, Sarlken'i harekete
geçirmisti. Papa da Osmanlilar'in aleyhinde ittifak yapilmasi hususundaki çalismalarina
hiz vermisti. Osmanlilar'in, Ege'deki bu harekâti üzerine Korfu'da toplanan Venedik
donanmasina, Alman, Ispanyol, Portekiz, Malta, Ceneviz ve Papalik gemileri de yardima
gelecekti. Bu ittifaktan dolayi öyle bir donanma toplanmisti ki, tarih, o zamana kadar bu
büyüklükte bir donanmaya sâhid olmamisti. Bu durumu haber alan Barbaros, bir kesif
kolu göndererek düsmanin durumunu ögrenir. O, bu kadarla da etinmeyecek gönderdigi bir
iki gönüllü gemisi ile "kâfir yakasina gönderip dil (esir)" aldirmis ve
bunlari Bogdan seferinde bulunan Pâdisah'a göndermisti. Müttefik bir donanma meydana
getiren düsmanin durumunu ögrenen Barbaros, Preveze'ye dogru hareket eder. Emrinde l22
kadar gemi vardi. Andrea Doria'nin idaresindeki Haçli donanmasinin savas yapabilen (savas
gemisi) gemi mevcudu ise 302 idi. Bunlardan l62'si kadirga idi. Bu gemilerde 2500 top ve
60.000 asker vardi. Su halde sayi itibariyle Osmanli donanmasi düsmana nazaran üçte bir
oldugu gibi top itibariyle de onaltida birdi. Bundan baska Barbaros idaresinde bulunan
Osmanli donanmasinda 8.000 cenkçi askere karsi müttefiklerin gemilerinde forsalar hariç
altmis bin asker bulunuyordu. Asker, silah ve gemi üstünlüklerine magrur olan Haçli
reisleri, kudretlerinin azameti karsisinda zaferden o kadar emindiler ki, kisa bir müddet
sonra gerçeklesecek olan galibiyet ve basarilarinin meyvelerini pesin olarak yani daha
savas baslamadan önce paylasmislardi.
24 Eylül l538'de Preveze önlerine gelen Barbaros, harp vaziyeti alir. Bir
gün sonra Preveze önlerine gelen Doria da Barbaros'un bulundugu yerin iki mil açigina
demir atar. Andrea Doria, Barbaros'u Preveze'den çikarip savasa girmeye mecbur etmek
için 27 Eylül'de Inebahti'ya hücumda bulunmak üzere harekete geçer. Ayni günün
sabahi Osmanli donanmasi da Korfu istikametinde harekete geçmisti. Günes yükseldiginde
müttefik Haçli donanmasinin komutani olan Doria, Osmanli donanmasini arkasinda görüp
sasirir. Bu saskinligi ile savasa girip girmeme hususunda tereddüdler geçirir. Bu
saskinligindan biraz kurtulduktan sonra harp vaziyeti alir. Iki taraf Ayamavra Adasi'nin
bati kiyisinda üç dört mil açikta karsi karsyia gelirler. Bunun üzerine Barbaros,
alinacak tedbirleri kararlastirmak üzere harp meclisini toplar. Sonra da donanmaya harp
nizami aldirir.
Bu muharebede Osmanli donanmasi hilâl seklinde tertibat alir. Arkada Turgut
Reis idaresinde ihtiyat kuvvetleri bulunuyordu. Osmanlilar'in hilâl nizamina karsilik
Haçli donanmasi, borda nizami almis ve birbiri arkasinda üç saf teskil etmisti. Bu
sirada rüzgârin güneyden esmesi, Osmanlilar için büyük bir tehlike meydana
getiriyordu. Bunun üzerine Barbaros Hayreddin Pasa, Kâtib Çelebi'nin ifadesine göre
Kur'an-i Kerim'den âyetleri yazdirdigi varaklari (sayfalari) derya yüzüne serptirip
Cenab-i Hakk'a tazarru ve niyazda bulunur. Duasi ind-i Ilâhî'de kabul olunmus oacak ki,
rüzgâr hafifleyip yön degistirir. Kâtib Çelebi, Tuhfetu'l-Kibâr fi Esfari'l-Bihar
adli eserinde yukaridaki ifadelerine sunlari da ilâve eder: " Bu kissadan hisse
sudur ki, serdar olanlar, yalniz esbab-i cismaniye itibar etmeyüp, kadir olduklari kadar
ruhanî sebeplere de riâyet etmelidirler." diyerek muharebelerde mânevî kuvvetin
ihmal edilmemesi gerektigine isâret eder. Rüzgârin bu sekilde yön degistirisi, manevra
kabiliyeti az olan düsman gemilerinin hareketlerini yavaslatir.
Barbaros, gemilerini kivrik bir hançer (hilâl) seklinde yan yana dizerek
savas düzeni alir. Sag kanat komutanligini Turgut Reis'e, sol kanadinkini de Sâlih
Reis'e vererek kendisi ortada yer alir. Düsmanin sayica üstünlügü karsisinda bir
yarma harekâtina girisen Barbaros, müttefik Haçli filosunun gerilerine kadar ilerler.
Büyük bir hayret ve saskinlikla Osmanli donanmasinin kendisini çevirdigini gören
Doria, ancak ertesi gün (28 Eylül) donanmasini harekete geçirebilir. Böylece, büyük
bir bozguna ugratilan müttefik donanmasinin otuz alti teknesi ele geçirildigi gibi 2l75
de esir alinir. Bu savasta Türk donanmasinin kayiplari ise oldukça azdi.
Doria'nin her türlü savas taktigine, ayni sekilde karsilik veren Barbaros,
küçük bir kuvvetle büyük bir zafer kazanir. Gece karanliginin basmak üzere oldugu
bir sirada Doria, bir donanma için hem serefsizlik, hem de ugursuzluk alâmeti olan fener
söndürme emrini vermisti. Böylece o, gecenin karanligindan istifade ederek kaçmayi
basarir. Barbaros'un bu muharebede cesaretle tatbik ettigi yarma harekâti, daha sonra pek
çok meshur amirale örnek olur. Gerçekten, Hiristiyan Avrupa'nin çikarabilecegi en
büyük deniz gücü, bes saat içinde tamamen tahrib edildigi gibi, Akdeniz hâkimiyeti
de Osmanlilarin lehine olarak kesin bir sonuca baglanmisti. Preveze zaferiyle Dogu
Akdeniz'den sonra Orta Akdeniz bölgesinde de Osmanli hâkimiyeti saglanmis olur.
Anlasildigi kadari ile Avrupa'li bazi yazarlar, bu savasi küçümsemeyi bir
âdet hâline getirmislerdir. Böylece, Doria'i düstügü durumdan kurtarmaya gayret
ederler. Bununla beraber Osmanlilarin bu zaferle denizlerde nasil bir prestij
kazandiklarini da söylemeden edemezler. Nitekim, "Muhtesem Süleyman" diye bir
eser yazmis bulunan Renzo Sertoli Salis, Osmanlilarin denizlerdeki basarisindan bahs
ederken: "Türklerin stratejik ve taktik zaferi, onlarin denizlerdeki prestijini bir
parça artirmisti. Süleyman, adam seçme hususundaki kabiliyeti sâyesinde, o zamana
kadar Osmanli sultanlarinin ihmal etmis olduklari bu prestiji kazanmasini bilmisti"
der.
Bogdan seferinden dönmekte olan Kanunî, Barbaros'un gönderdigi zafer
haberini Yanbolu konaginda iken almisti. Bu haberi müteakip Kanunî, Divan-i Humâyûnu
fevkalade bir toplantiya çagirarak zafernâmeyi okutturmustu. Sultan, bu zaferi, bir kita
büyüklügünde olan ülkesinin her tarafina duyurarak senlik ve dualarla kutlanmasini
emretmistir. Barbaros Istanbul'a dönünce halkin coskun tezâhüratiyle karsilanmisti.
Bizzat kendisi Sultan'a bütün detaylari ile muharebeyi anlatmisti.
Bilhassa yabanci kaynaklarin dili ve bakis açilariyla bize Preveze Zaferi
hakkinda bigi veren ve onun, Akdeniz tarihinde açilan yeni bir dönemin baslangici
olduguna isaret eden A. Büyüktugrul, bu konuda sunlari söylemektedir:
"Muharebenin uzak sonuçlarina bakacak oursak; Preveze'den kaçmak,
Ispanyollara otuz yillik mahcubiyet, agir zararlar ve deniz yenilgilerine mal olmustu. Tam
da Akdeniz egemenligini kazanacagi bir anda V. Charl, Andrea Doria vâsitasiyle pek rezil
bir halde bunu kaybedip Türklere birakmisti. Bu davranisin üzücü tepkileri Cezayir'de
bizzat görüldügü gibi ayni rezilligi halefi de Cerbe muharebesinde görmüstü.
Preveze günü Ispanyol armadasi için, yüz serefli yenilgiden baska mes'um
bir gün oldu. Düsünülerek yapilan bu kaçisin tepkileri Lepanto muharebesine kadar pek
çok yillar ve hatta daha sonralari da görüldü.
Kendi konularina büyük bir askla bagli bulunan ve bu askin etkisinde olaylari
büyük mübalagalarla anlatan Kardinal Guglielmotti, olaylar arasindaki baglantilari da
açik biçimde görerek, Preveze muharebesini söyle özetlemisti: O ana kadar denizlerde
belirli bir noktaya kadar korkak ve asagi yukari ümitsiz bulunan Türkler, bu kadar
büyük olan basarinin kusurlu taraflarini baskalarina yüklemeyi asla düsünmediler.
Fakat sadece kendi muazzam üstünlüklerinden söz ederek sonradan, asla büyüklügü
görülmemis biçimde haddini bilmemezlik ederek küstahlasmislar ve Hiristiyan adina
karsi muazzam istihfaflar sürdürmüslerdir. Bundan sonra biz, Hiristiyan filolarinin
Türklerin önünden daima kaçtiklarini fazlasiye görecektik." dedikten sonra
Cerbe'deki yenilginin sebebini de böyle bir korkakliga baglar.
Preveze zaferinden sonra, Hersek'e bagli olan ve daha önce Doria tarafindan
ele geçirilen Adriyatik kiyisindaki Nova (Castelnuova) l0 (veya 24) Agustos l539'da
kolaylikla ele geçirilir. Bu zaferden sonra Haçli ittifakindan ayrilmak isteyen
Venedikliler, Osmanlilar'la bir baris antlasmasi yapma zemini aramaya basladilar. Zira
ittifaka dahil olduklarindan beri pek çok zarara ugramislardi. Bu durumdan kurtulmak ve
Osmanlilar ile yeniden bir antlasma yapmanin mümkün olup olmadigini ögrenmek için
gizlice Istanbul'a bir ajan gönderirler. Ajanlarinin, müsbet bir cevapla Venedik'e
dönmesi üzerine Kanunî nezdine evvela Pietro Zen, onun yolda ölmesi üzerine yerine
Tomaso Contarini Istanbul'a gönderilir. Ancak Kanunî tarafindan kabul edilmekle birlikte
iyi muamele görmeyen bu elçiye Vezir-i A'zam Lütfi Pasa, bir antlasma yapilmasinin
genis selâhiyet ve mezuniyete sahip olmakla mümkün olabilecegini anlatmak isteyerek,
simdi Venedik'e dönmesini, fakat sehzâdelerin sünnet ve sultanin izdivaci
dügünlerinde bulunmak üzere Eylül'de yeniden Istanbul'a gelmesini tavsiye etmisti. Bu
sirada Venedik, Avrupa'nin siyasî durumu ve Imparator (Sarlken)'la Fransa Krali arasinda
bir konferansin akdi karari sebebiyle Osmanlilar'la barismanin akillica bir hareket
olacagini anladigindan, birçok fedakârliklarla barisi kazanmak istemekteydi. Bu gaye ile
Istanbul'a gelen Venedik elçisi ile 20 Ekim l540'da imzalanan antlasma sonucunda
Mora'daki Malvasia (Monemvasia) ile Anabolu (Napoli di Roma) Osmanlilar'a terkedildi.
Dalmaçya ve Ege'de ele geçirilmis yerlerde Osmanli hâkimiyeti tanindi. Bu antlasmaya
göre Venedikliler, 300.000 altin vermeyi de kabul ettiler. Buna karsilik kendilerine
yeniden ticarî bazi imtiyazlar tanindi.5. Barbaros'un Fransa'ya yardim SeferiKanunî
Sultan Süleyman, l54l yilinda Macaristan seferine çikarken Barbaros'u da yetmis gemiden
mütesekkil bir donanma ile Adriyatik sahillerinin muhafazasi ile görevlendirmisti. Bu
siralarda Sarlken, Cezayir üzerine yürümek niyetinde idi. Daha önce de temas edildigi
gibi Barbaros Hayreddin Pasa, Osmanli donanmasi kaptan-i deryasi olmakla birlikte ayni
zamanda Cezayir Beylerbeyligini de uhdesinde bulundurmaktaydi. Istanbul'da bulundugu
siralarda yerine evlatligi Hasan'i vekil olarak birakmisti. Hasan, Sicilya'dan
Cebelitarik'a kadar Avrupa sahillerini tehdid ediyor ve yeni dünyadan tasinan kiymetli
mallari ele geçiriyordu.
Bu tehdid ve tehlikeye bir son vermek isteyen Sarlken, bizzat kendisinin
basinda bulundugu ordusu ile Cezayir üzerine yürüme karari alir. 65 parça kadirga,
400'e yakin nakliye ve yelkensiz gemi ile Cezayir üzerine hareket eder. Imparatorun da
yer aldigi Doria idaresindeki donanma, 20 Ekim l54l'de Cezayir sahillerine gelir. Böylece
yirmi bes bin kisilik bir kuvvetle Cezayir kusatilir. Ancak Cezayir kalesindeki Hasan
Aga'nin, az sayidaki kuvvetinin büyük direnisi ve hava sartlarinin elverissizligi
yüzünden Sarlken, Cezayir önlerinde büyük bir hezimete ugrar. Imparator, firtina
yüzünden çogu batmis bulunan donanmasini güçlükle toparlayarak Ispanya'ya
dönebilir.
Lütfi Pasa'nin, "Mel'un Ispanya Krali" diye isimlendirdigi
Sarlken'in bu seferinde 80 pâre kadirga ile 200 parça karavele, kalyete ve kayiklarla
toplam 500 kadar gemi ile Cezayir'e gelip Hasan Aga'ya teslim olmalari için bir mektup
gönderdigini ve fakat bunun reddedildigini nakleder.
Cezayir'de basina gelen bu bozgundan sonra Sarlken, Fransa Krali I. François
ile yeniden mücadeleye girisir. Zaten tek basina Sarlken ile basa çikamayacagini anlamis
bulunan François, Preveze Zaferi'nden sonra yeniden Osmanlilar'a yaklasmak istiyordu. Bu
sebeple Osmanlilar'dan yardim talebinde bulunur. Basindan beri Fransizlar'la is
birliginden yana olan ve l532'de I. François ile iliski kurmus bulunan Barbaros'un da
uygun görmesiyle Akdeniz'de Sarlken'e bagli bulunan yerlere karsi ortak bir harekete
karar verilir. Böylece, Fransa'ya yardim karari alinir. Bu karardan sonra Barabors,
Fransiz donanmasi ile birlikte müstakil bir harekâta memur edilir. 28 Mayis l543'te
yaninda Fransiz elçisi oldugu halde Istanbul'dan hareket eden Barbaros, ll0 gemilik
filosuyla Messina, Reggio ve Ostia gibi Italyan sahillerini vurduktan sonra 20 Temmuz'da
Marsilya önlerine geldiginde burada törenlerle karsilanir. Burada, Fransiz donanmasinin
hazirliklarinin tamamlanmasindan sonra 30 gemilik Fransiz donanmasi ile müstereken
Sarlken'in müttefiki ve Savoi Dükü olan Charles'in elinde bulunan Nice'i muhasara eder.
Sehir, 20 Agustos'ta ele geçirildigi halde, Fransizlarin gevsekligi ve iki yüzlü
davranmalarindan dolayi iç kaleyi fethe lüzum görmedigi ve Fransizlarin bu tavrina çok
kizdigi için Barbaros, kusatmaya son verir. Bundan sonra Türk donanmasinin kisi
Toulon'da geçirmesi uygun görülür. Fakat alti ay kadar Güney Fransa'da kalan
Barbaros, François'in, Sarlken ile anlasmasi karsisinda Istanbul'a dönmek zorunda kalir.
Dönüs sirasinda da Cenova'da esir bulunan Turgut Reis'le birlikte orada esâret hayati
yasayan birçok Müslüman ve Türk esiri de kurtarir. O, Cenova'daki Müslüman esirleri
kurtardiktan baska, oradan da birçok esir ve ganimet alip l544 senesinin yaz aylarinda
Istanbul'a döner. Kanunî tarafindan büyük deniz gazasinin kahramani sifatiyle kabul
edilerek iltifatlara mazhar olur.
NICE SEFERI
Barbaros'un son büyük seferidir. Bundan sonra daha çok tersane isleriyle
mesgul olan Barbaros, 6 Cemaziyelevvel 953 (5 Temmuz l546 )'da kisa bir hastaliktan sonra
vefat eder. Cenazesi, sagliginda Besiktas'ta yaptirdigi medresenin yanindaki türbesine
defnedilir sözü ölümüne tarih olarak düsürülmüstür.
Tabir yerinde ise çekirdekten yetisme diyebilecegimiz bir denizci olan
Barbaros Hayreddin Pasa zamaninda Osmanli denizciligi, gücünün zirvesine ulasmisti.
Onun mektebinde (ekol) yetisen degerli denizciler ve teskilâtli tersane sâyesinde bu
güç varligini bir süre daha devam ettirmistir. Nitekim Piyale Pasa'nin kaptan-i
deryaliga getirilmesi ile Turgud, Uluç Ali, Hasan ve Salih Reis'lerin de bulundugu
Osmanli donanmasi Akdeniz'de güç ve varligini devam ettirdi. 6. Fransa'ya Ikinci Yardim
Seferi l55l senesi baharinda hazirlanan 90 kadirgalik bir Osmanli donanmasi, Sinan Pasa
idaresinde Egriboz'da bulunan Turgud Reis ile birleserek l4 Temmuz'da Malta önlerine
gelip oradan da Trablusgarb'a hareket eder. Buranin, l530'da Malta'ya yerlesmis bulunan
Saint Jean sövalyelerinin elinde bulunmasi, çevredeki Müslüman halkin mücadelesine
sebep olmus, hatta bunlar, Kanunî'ye müracaatla yardim bile istemislerdi. Bunun üzerine
Kanunî, Enderûn agalarindan Murad'i buraya göndermisti. Sinan Pasa, Trablusgarb
önlerine gelince Murat Aga ile irtibat kurarak sehri kusatir. Nihayet l3 Agustos'ta sehir
teslim olarak idaresi Murad'a verilmisti. Turgut Reis ise Karlieli Sancakbeyligine
getirilmisti.
Osmanli donanmasi l552 senesi ilkbaharinda Kaptan-i Derya Sinan Pasa
komutasinda Bati Akdeniz seferine çikar. Donanma, Fransa Krali II. Henri'nin, Sarlken ile
aralarinda meydana gelen düsmanlik yüzünden Osmanlilar'dan yardim istemesi üzerine
ikinci defa olarak Fransa'ya yardima gidiyordu. Bu sefere Karlieli sancakbeyi Turgud Reis
de katilmisti. Fransa elçisi Daramon da üç gemi ile Osmanli donanmasi ile beraberdi.
Baslangiçta Fransa'nin yardim talebini kabul etmeyen Kanunî, daha sonra Avusturya ile
aralarindaki nazik durum karsisinda Fransa'ya yardima karar verir. Karlieli Beyi Turgud
Reis, Sicilya kiyilarini vurmaya memur edilmisti. Donanma Italya sahillerini dolasarak
Napoli'ye gelir. Orada Fransiz donanmasi beklenir. Fakat beklenilen donanma gelmeyince
yolda rastlanilir diye bir müddet kuzeye dogru seyredilir. Bu sirada Andrea Doria'nin
Napoli tarafina geçecegi haber alinarak Turgud Reis'in tavsiyesiyle Ponza adalari
tarafinda pusu kurulur. Pusuya düsürülen Andrea Doria yenilerek Sardunya adasina dogru
kaçar. 5 Agustos l552'de cereyan eden bu hadisede Doria'nin 7 gemisi zaptedilir.
Bundan sonra gerek Sinan Pasa'nin, gerekse onun vefati üzerine yerine gelen
Piyale Pasa'nin deniz seferleri vardir. Bunlardan biri, 966 (M. l558 )'de Ispanya
sularinda dolasan Kaptan Piyale Pasa'nin, Minorka adasinin önemli sehirerinden olan
Siüdadela'yi zaptetmesidir. Bundan baska yine Piyale Pasa maiyetinde Turgud ve Salih
Pasalar bulundugu halde Italya sahillerini vurup Reçyo sehrini zapt etmis ve Afrika
sahilindeki Oran'i, Ispanyollar'in elinden alip basarili bir sekilde geri dönmüstü. Bu
olaydan sonra Ispanya ve Papa basta omak üzere Italya yarimadasindaki devletlerin
tamaminin Osmanlilar aleyhine meydana getirdikleri ittifak, l559'daki Cerbe muharebesini
dogurmustur.7. Cerbe Muharebesi Preveze'den l3 yil gibi kisa bir müddet sonra
Trablusgarb'i zapteden Osmanlilar, Orta Akdaniz havzasina kesin olarak yerlesmislerdi.
Kanunî Sultan Süleyman'in, Kuzey Afrika sahillerini takib ederek Cebelitarik'a kadar
tirmanmasi ve dolayisiyle Türk hâkimiyetinin Bati Akdeniz'de de hissedilmeye baslanmasi,
bu defa da babasindan Akdeniz siyasetini devr amis olan Ispanya Krali II. Philippe ( l556
- l598 )'i harekete geçirmisti. Fakat Türkleri Bati Akdeniz kiyilarindan uzaklastirmak
gayesini güden bu tesebbüs, Ispanyol ve müttefiklerinin l560'da Cerbe'de agir bir
yenilgiye ugramalari ile sonuçlanmisti. Fernand Braudel'in deyimi ile Ispanyol askerleri
Türkler karsisinda "boylarinin ölçüsünü" almislar ve Akdeniz'de
"Türk deniz üstünlügü" kurulmustu.
Biraz önce ifade edildigi gibi, Trablugarb'in alinmasi ile Osmanlilar Dogu
Akdeniz'den sonra Orta Akdeniz'e de kesin olarak yerlesmislerdi. Trablusgarb'in, Osmanli
idaresine geçmesi ve hâkimiyet mücadelesinin Bati Akdeniz'e kaymasi, Malta'daki Saint
Jean sövalyelerini oldukça rahatsiz ediyordu. Zira burasi onlar için stratejik ve
ekonomik degeri hâiz önemli bir mevki idi. Bundan baska yavas yavas siranin kendilerine
geleceginden de korkuyorlardi. Bu sövalyelerin gayretleri ve babasinin siyasetini
sürdürmek isteyen Ispanya Krali II. Philippe ile Papa'nin tesvikleri sonucu Ispanya,
Papalik, Cenova, Floransa, Sicilya, Malta, Napoli ve Monaco gibi Akdeniz'deki Hiristiyan
devletler, bir ittifak kurmuslardi. Basi sikistikça Osmanlilar'dan yardim isteyen
Fransizlar ve Osmanlilar ile bir baris antlasmasi imzalamis bulunan Venedikliler, fiilen
bu ittifaka girmemekle birlikte, gizlice müttefikleri desteklemeye devam ediyorlardi.
Akdeniz'deki Hiristiyanlar tarafindan meydana getirilen bu ittifakin duyulmasi
üzerine Piyale Pasa Istanbul'a çagrilir. Hazirliklarini tamamlayan Piyale Pasa, 20
parça gemi ile baslangiçta müttefik donanmayi Malta istikametinde aradiysa da onlarin
Cerbe sularinda oldugunu ögrenince Turgud Reis kuvvetleriyle birlesmek üzere buraya
gelir. Bu arada 200 gemiden mütesekkil müttefik donanmasi, 2 Mart l560'da Cerbe'ye asker
çikarmisti. Bu esnada Trabusgarp'ta bulunan Turgud Reis adina adayi idare eden yerli bir
seyh, adayi müttefik donanmaya teslim eder.
l3 Mayis l560'da Cerbe önlerine gelen Osmanli donanmasini gören düsman, bir
hayli telaslanir. Bununla beraber Cerbe adasindan 7 - 8 mil uzakta bulunan birlesik
düsman donanmasi ile Osmanli donanmasi arasinda l6 Mayis l560'da büyük bir deniz savasi
meydana gelir. Bizzat Piyale Pasa'nin bildirdigine göre 3 gün 3 gece devam eden savas
sonunda düsmanin 20 kadirgasi alinmis, bunlardan biri yakilmis, 26 gemisi ele
geçirilmis, bir kismi da kaçip kurtulmustu. Osmanli donanmasinin top atesine baslamasi
üzerine heyecanlanan Giovanni Doria, gemilerine demir aldirtarak derhal denize açilir.
Denize açilan müttefik donanmasi, Osmanli gemilerince bir hayli yipratilir. Bu hengamede
genç amiral Giovanni Doria, karaya sürünmekle birlikte canini kurtararak Sicilya'ya
dogru kaçabildi. 60 kadar gemisini kaybeden müttefik donanma müthis bir bozguna
ugramisti. Bu bozgun haberi Ispanya ve Italya'da derin bir teessüre yol açti.
Genç Doria'nin kaçmasi üzerine Don Alvaro, saglam surlari bulunan Cerbe
kalesine siginmak zorunda kalir. Bu deniz zaferinden sonra Osmanli kuvvetleri kaleyi
kusatirlar. Turgud Reis'in de katildigi ve Trablus Eyâleti'nin, Trablus, Kayrevan, Sfeks
gibi sehirlerin piyade ve süvari kuvvetlerini de beraberinde getirerek yaptigi kusatma 80
gün sürer. Böylece üç aya yakin bir kusatmanin sonunda 3l Temmuz l560'da Don Alvaro
bir gemiye atlayarak kaçmak istediyse de Turgud Reis tarafindan takib edilir. Kurtulus
imkâni bulamayan Don Alvaro, esir olarak teslim alinir. Büyük bir zaferle sonuçlanan
bu savas, müttefiklere 20.000 kadar ölü ve 5000 kadar da esire mal olur. Bu zafer
sonunda ada Turgud Reis'e verilir. Piyale Pasa ise Trablus'a ugradiktan sonra tekrar
Istanbul'a döner.
Türk denizcilik tarihinin sanli muharebelerinden biri olan Cerbe Zaferi,
Akdeniz'deki Osmanli hâkimiyetini perçinleyip kuvvetlendirmistir. Filhakika, XVI. asirda
Osmanli donanmasinin kazandigi büyük ve kesin zaferlerin basinda gelen Cerbe Savasi,
Osmanlilarin, Bati Akdeniz'den çikarilamayacagini isbatlamis görünmektedir. Bunun
içindir ki II. Philippe, ugradigi yenilginin intikamini almak yerine, aradaki
anlasmazligi ortadan kaldirmak ve barisa kavusabilmek için Istanbul'a elçiler
göndermeyi tercih edecektir.
Cerbe'de gâlib gelen Osmanli donanmasi, Avusturya elçisi Busbecq'in
müsahedelerine dayanarak belirttigi gibi esirler, ganimetler ve yedeginde düsmandan
zaptolunan gemilerle Piyâle ve Turgut Pasalarin emrinde Dersaâdet (Istanbul)'e gelmis ve
burada merasimle karsilanmisti. Ilk Osmanli kadirgasi, Salîb ( Haçli ) donanmasinin, Hz.
Isa'nin çarmiha gerilmis tasvirini tasiyan büyük bayragini denizde sürüyerek
ilerliyor ve bunlari diger Hiristiyan bayraklarini ayni tarzda sürükleyen gemiler takip
ediyordu. Düsmandan zaptolunan kadirgalarin direk ve küpesteleri alinarak basit birer
tekne haline sokulduklarindan Türk gemilerinin yaninda küçük ve adi seyler gibi
görünüyorlardi. Kaptan Pasa gemisinin arkasinda esir alinan düsman komutanlari ve
asilzâdeleri görünüyordu. Toplarini atesleyerek alay köskündeki Pâdisah'i
selâmlayan donanma-yi hümâyûnun hasmeti ve kazanilan zaferin büyüklügü, Sultan'in
üzerinde en ufak bir gurur isareti dogurmamisti. Bu duruma hayret eden Avusturya elçisi
Busbecq, Kanunî'nin vezirlere " Iste insan bunlari görüp te tekebbüre
kapilmamali, her seyin Cenâb-i Hakk'in inâyetiyle oldugunu fikredip , Allah'a sükürler
etmelidir" dedigini nakleder. Yine Busbecq, Kanunî'yi dinî vazifelerini ifâya ve
câmiye namaza giderken gördügünü, hâlinde ayni husû ve hüzün isâretini müsahede
ettigini yazmaktadir. Bu ifadeler, Kanunî'nin, ne derece yüksek bir Islâmî ve manevî
olgunluga sâhip oldugunu göstermektedir. Gerçekten bu hal, degil hükümdarlarda
velilerde de çok az rastlanilan manevî bir kemâl tezahürüdür.8. Malta
KusatmasiOsmanlilarin zaferi ile sonuçlanan ve onlarin Bati Akdeniz'den
çikarilamayacagini bir kere daha ortaya koyan Cerbe muharebesinden sonra dikkatler
Malta'ya çevrilir. Zira Misir, Trablusgarb, Cezayir ve diger bazi mühim yerlerin idare
ve emniyeti, Malta'nin Osmanli idaresinde bulunmasini gerektiriyordu. Daha önce temas
edildigi gibi Rodos Adasi'nin Osmanlilar tarafindan fethini (l522) muteakip Malta Adasi,
Sarlken tarafindan buradan çikarilan Saint Jean sövalyelerine verilmisti. Ada, kisa bir
zaman içinde sövalyeler tarafindan pek mustahkem bir hale getirilmisti. Cezayir yolu
üzerinde bulunan adadaki sövalyeler, korsanlik faaliyetlerini sürdürüyor, Türk
ticaret gemilerini vurmak suretiyle Osmanli ticaretine zarar veriyor ve nihayet Osmanliar
aleyhine olan savaslara (Preveze ve Cerbe gibi) istirak ediyorlardi. Ayrica Hiristiyan
korsan gemileri de burada kendileri için çok güvenli bir siginak buluyorlardi. Iste
bütün bu sebepler gözönüne alindigi zaman Osmanlilar bakimindan Malta'nin fethi
kaçinilmaz bir gereklilik olarak ortaya çikiyordu. Ispanyollar ise Malta'nin fethinin
sonunda Osmanli donanmasinin Sicilya, Napoli ve havalisine gelecegini bildiklerinden,
Malta'nin savunmasina büyük bir önem veriyorlardi. Bütün bu diplomatik ve stratejik
düsüncelere ragmen Osmanlilar, Malta seferi konusunda pek istekli görünmüyor veya en
azindan acele etmiyorlardi. Fakat bu siralarda saray için alinan esyayi getiren bir Türk
gemisinin Zanta ve Kefalonya adalari arasinda 7 (yedi) Malta korsan gemisi tarafindan
zaptedilmesi, adanin, Osmanlilar tarafindan zapti hakkindaki tasavvur ve düsünceyi
meydana çikardi.
Yillardan beri "ahali-i Islâm-i nüsret encâma zarar ve hasaretten hâli
olmayan" Malta sövalyelerine ait "kila' ve buka'in kal' ve kam'ina" karar
verilince yani Malta'ya sefer karari alininca, büyük bir hazirliga girisilir. Haliç,
Gelibolu ve Sinop tersanelerinde yeni gemiler insa ve mevcudlar tamir edilip
kalafatlanirken, bazi gönüllü reisler için Rodos'ta l8 oturakli kalitalar yaptirilmasi
yoluna da gidilir.
Malta üzerine gönderilecek kuvvetlere Besinci Vezir Kizilahmedlü Mustafa
Pasa serdar tayin edilerek seferin bütün selâhiyeti kendisine verilmisti. Donanma ise
Cerbe gâlibi Cezayir Beylerbeyi Kaptan-i derya Piyâle Pasa'nin emrine verilmisti. Ayrica
Beylerbeyi Turgud Pasa (Reis)'ya da emirler gönderilerek Piyâle Pasa'ya yardimda
bulunmasi istenmisti. Mühimme Defterlerindeki kayitlardan anlasildigina göre bu konuda
Turgud Reis'e biri 25 Rebiülevvel 972 (3l Ekim l564), digeri de bundan dört gün sonra
29 Rebiülevvel 972 (4 Kasim l564)'de gönderilmistir.
Osmanli donanmasi, 29 Mart l565'te 300'e yakin irili ufakli gemi ve 40-50 bin
kisiden mütesekkil muazzam bir ordu ile Malta'ya hareket eder. l9 Mayis'ta adaya
varilarak karaya asker çikartilir. Kanunî'nin emir ve tavsiyelerine ragmen çok
tecrübeli bir denizci olan Turgud Reis gelmeden kusatmaya baslanarak yanlis mevkilere
hücuma geçilir. Bununla beraber Turgud Reis'in aldigi önlemlerle bu hatalar
düzeltilir. Ancak Turgud Reis, hücum yapildigi sirada (l8 Haziran) Sant Elmo burçlari
önünde, atilan bir top güllesinin çarptigi kayadan firlayan bir tasin basina isabet
etmesiyle yaralanir. Dört gün ve gece kendini bilmeden (koma hali) yatar. Burçlarin
feth edildigi besinci günü (23 Haziran) vefat eder. Cesedi bes parça kadirgasiyle
Trablus'a gönderilip orada yaptirdigi câmi ve medresesinin yanindaki türbesine
defnedilir.
Saint Helen kalesi on yedi günde (24 Haziran l565) alinmakla beraber asil
maksat olan Malta muhasara edilir. Bundan sonra siddetlenen çarpismalar, Osmanli
ordusunda büyük zayiatlara yol açar. Sicilya genel valisinin Ispanya, Fransa ve
Papa'nin destegiyle 72 kadirga ve on bin askerle yardima gelmesi ve deniz mevsiminin
geçmekte oldugunun görülmesi üzerine kalenin alinamayacagi anlasilarak kusatmaya son
verilir. Serdar Mustafa Pasa, Turgut gibi büyük bir denizci ile takriben 20.000 askerin
sehâdetine mal olan bu kusatmayi kaldirarak ll Eylül'de asker ve malzemeyi gemilere
yükleyerek denize açilir. Bu muvaffakiyetsizlik üzerine Malta seferi için Serdar tayin
edilen Mustafa Pasa vezirlikten azl olunur.
Fethi için büyük hazirliklar yapilan ve maalesef büyük zayiatlara
sebebiyet veren bu kusatmanin kaldirilmasina, kalenin hem müstahkem bir mevkide
bulunmasi, hem de saglam surlarla çevrili olmasinin yaninda ada, geregi gibi abluka
altina alinamiyordu. Bu da kaleyi müdafaa edenlere disardan devamli yardimlarin gelmesine
sebep oluyordu. Bu arada kusatma planinda yapilan büyük hatalar, kusatmanin uzamasindan
dolayi donanmanin maruz kaldigi erzak ve malzeme sikintisi ile orduda hastaligin bas
göstermesi gibi durumlar, adanin fethine imkân vermemisti.
Kanunî Sultan Süleyman, bu basarisizligi hazmedemeyecek ve yeni bir seferin
açilmasi için hazirliklara baslanmasini emredecektir. Ancak Avrupa'ya yeni bir kara
harekâtinin yapilma mecburiyeti, bu seferi ikinci plana itmistir. Bununla beraber
Kanunî, son seferi olan Sigetvar'a çikmadan önce donanmaya denize açilma emrini
vermisti. Bu sefer sonunda Sakiz Adasi bütünüyle Osmanli hâkimiyetine geçecektir.9.
Sakiz Adasi'nin Alinmasi Donanma, Kanunî'nin emri üzerine harekete geçip denize
açilmisti. Gerçi Sakiz Adasi, daha Fâtih Sultan Mehmed zamaninda vergiye baglanmisti.
Ancak bura sakinleri, firsat buldukça Osmanlilarin askerî harekâtlari ile donanmanin
durumu hakkinda disariya bilgi sizdirmaktan geri kalmiyorlardi. Zaman zaman da vergilerini
aksatiyorlardi. Bundan baska Malta kusatmasi sirasinda da bazi Sakizlilar, Osmanlilar'a
karsi savasmislardi. Öte yandan, tamamen Osmanli hâkimiyetindeki Ege Denizi'nde böyle
bir adanin bulunmasi, Osmanli menfaatlerine zarar verebilirdi. Kâtib Çelebi'nin
ifadesiyle Kanunî, bütün bu durum ve sebepleri su sözlerle ifade ediyordu:
"Misir diyarina giden hacilarin yol üzerinde kiyiya yakin Sakiz Adasi
hisarinda oturan kâfirler görünüste haraca bagli iseler de savasçi kâfirlerle iyi
dostluk üzere olup her daim devlet kapisinda olan isleri yazip bildirmektedirler. Ve
donanma-yi humâyûn gemileri çiktikça kaç gemidir ve ne yana gidecektir hep bildirip
ufak Islâm gemilerine zarar eristirmekten geri durmadiklarini biliyorum. Ne yoldan olursa
bu adayi tutup almaya dürisesin. diye buyurmuslardi." Bunun üzerine 973 baharinda (
Mart - Nisan 1566 ) Kaptan Piyâle Pasa 70 parça kadirga ile denize açilip, adanin
karsisindaki Çesme'ye gelir. Donanmanin Çesme'ye geldigini gören Sakizlilar, bazi
hediye ve armaganlarla Kaptan Pasa'ya geldilerse de bu, kalenin zaptina mani olamadi. Zira
Pâdisah'in bu konudaki emri kesindi. Bu sebeple 24 Ramazan 973 (14 Nisan 1566 )'da
Sakiz'a gelen Piyâle Pasa, kan dökmeden adayi zapt edip onu bütünüyle Osmanli
hâkimiyetine alir. Buraya muhafizlar koyan Piyâle Pasa, büyük kiliseyi de câmi haline
getirmisti. Böylece Ceneviz, Ege'deki son kolonisini de kaybetmis oluyordu. Türklerin
adayi ele geçirmesi, Katolik Cenevizlilerin tazyiklerinden sikâyetçi olan yerli Rumlar
tarafindan sevinçle karsilanmisti. Böylece Sakiz Adasi da diger komsu adalar gibi
Osmanli hâimiyetinin sagladigi müsamaha havasindan faydalanmistir.
Sakiz Adasi'nin artik bütünüyle Osmanli hâkimiyetine girdigi haberini alan
Kanunî, "eyü tedarük olunmus" diyerek memnuniyetini izhar etmisti. Piyâle
Pasa'ya gönderilen hükümde ise, Sakiz'in bir sancak halinde Kaptanpasa eyâletine
ilhaki uygun görülmüs ve buranin sancakbeyligi Kirsehir Beyi Gazanfer Bey'e 50.000
akça terakki ile tevcih olunmustu. Ayrica Sakiz'in tahriri yapilarak buranin gelirleri
ile nüfusu tesbit edilmisti. Bu esnada Sakiz'in ileri gelenleri Istanbul'a
gönderilmisti.
HIND OKYANUSU SULARI
Bilindigi gibi Kanunî dönemindeki deniz harekâti, sadece Akdeniz'le sinirli
kalmamis, ayni zamanda Hint Okyanusu ve kollarinda da devam etmistir. Bu dönemde, Isâm
dünyasinin mümessili olarak bir cihan devleti haline gelmis bulunan Osmanli Devleti'nin,
o günün ulasim ve teknik imkânlarina göre çok uzak olan bu sularda bulunmasinin bazi
önemli sebepleri vardi. Bunun için burada hem bu sebepleri, hem gelismeleri, hem de bu
seferlerin sonuçlarini gözler önüne sermeye çalisacagiz. Böylece Osmanlilarin o
kadar uzak olan bölgelere niçin ve hangi gâye ile gittiklerini daha iyi kavramis
olacagiz.
XV. asrin meshur denizcileri olarak bilinen Ispanyol ve Portekiz gibi iki
Hiristiyan devletin, dayanikli gemiler insa ettikleri ve cografî kesiflerde önemli
adimlar attiklari bilinmektedir. Bu kesifler, Osmanli Deveti'ni yakindan ilgilendiriyordu.
Gerçekten, Portekiz'in Hind Okyanusu'na açilmasi bir tesadüf eseri olmayip, Rahib
John'un ülkelerini ve baharat memleketlerini kesfetmek gâyesiyle 7 Mayis l487'de bu
bölgelere seyahata çikan Portekizli maceraperest Joâo Peres de Covilhâo'nun
raporlarinin bir sonucudur. Bu bakimdan Portekizlier'in Hind denizine açilmalarini basit
tesadüflere baglamamiz mümkün degildir. Onlarin bu hareketleri, Müslümanlara karsi
"Haçli Ruhu", Afrika'daki "Guinea" altinina erisme ve Dogu'da
Hiristiyanligi temsil eden efsanevî Joâo Peres de Covilhâo ile Dogu'daki baharatin
menseini bulma gibi sebeplere dayaniyordu. Bu dönemde Hindistan sularina gelen
Portekizliler, Gao'yu ele geçirerek Kizildeniz'de faaliyete geçtikleri gibi Mekke'nin
limani durumundaki Cidde'yi de tehdid etmeye baslamislardi. Bu esnada onlar, Dogu
mallarinin Akdeniz'e ulasma merkezlerine hâkim olmuslardi. Hatta, ticaret gelirlerinin
azalmasi yüzünden Memlûk Devleti ile Portkizliler arasinda mücadeleler baslamisti. Bu
mücadelede esnasinda Memlûk Deveti'nin, Osmanlilar'dan yardim talebinde bulundugu ve
Sultan II. Bâyezid'in yardim için buraya Selman Reis'i gönderdigine daha önce temas
edilmisti.
Memlûk Devleti'nin merkezi durumundaki Misir'in, Osmanli hâkimiyetine girmesi
üzerine Portekizliler ile Osmanliar, bu uzak denizlerde karsi karsiya gemis oluyorlardi.
Osmanlilarin hedefi, hem Cidde'yi Portekiz tehdidinden kurtarmak hem de neredeyse tamamen
kapanma durumuna gelen klasik baharat yolunu yeniden eski durumuna getirmekti. Bu hedefe
ulasabilmek için de Portekiz nüfuzunun kirilmasi gerekiyordu. Bu da ancak Süveys'te
güçlü bir donanmanin kurulmasi ile mümkündü. Iste bunun içindir ki, Ahmed Pasa'nin
isyani üzerine Misir'a gelen Ibrahim Pasa, Süveys limani merkez olmak üzere l525'te bir
Misir kapudanligi kurmustu. Daha önce Yemen'e gidip burada Osmanli hâkimiyetinin
yerlesmesinde mühim bir rol oynamis bulunan Selman Reis, Misir'a gelen Ibrahim Pasa'ya,
Yemen'in ahvali hakkinda tafsilatli bilgiler verir. Bundan sonra l525'te Süveys'te yeni
Cidde Beyi Hüseyin er-Rumî ( = Anadolu'lu ) tarafindan hazirlanan 20 kadirgadan ibaret
bir Türk filosuyla Yemen ve Aden taraflarina gider. Ayni zamanda iyi bir gözlemci olan
Selman Reis, l0 Saban 93l (l0 Haziran l525) de Kizildeniz'deki limanlar ile
Portekizlilerin Hindistan'da sahip olduklari kalelerin, -Sumatra ve Malaka dahil- bütün
bu bölgenin ticarî durumunu belirten bir layiha da kaleme alir. l. Hadim Süleyman
Pasa'nin Hind Seferi Peçevî (Peçuylu) tarihinde buunan bir kayda göre Süleyman Pasa,
Misir'daki ilk valiligi esnasinda Yemen ve Aden'e sefer yapmayi tasarliyor ve bunun için
hükümeti iknaya çalisiyordu. 937 ( l530 )'de kendisine bu müsaade verilerek malzemesi,
Misir haricinden getirilmek suretiyle Süveys'te 80 kitalik bir donanma hazirlanir. Fakat
Bagdad seferi sirasinda baska göreve tayin edilerek yerine Hüseyin Pasa getirildiginden
sefer akamete ugrayip basarisiz olur.
Gerçi Ibrahim Pasa, Portekizlilerin faaliyetlerine engel olmak için daha
önce Yemen ve Hind denizlerine kuvvet gönderme karari alarak Selman Reis'in idaresine
verdigi l9 gemilik bir Osmanli filosunu Hind denizine göndermisti ki bu, Osmanlilarin ilk
fiili Hind seferi oluyordu.
Kanunî'nin, Irakayn seferinden sonra ikinci defa Misir valiligine getirilen
Süleyman Pasa, Kizildeniz ve Hind ticareti ile yakindan ilgilenmekte idi. Bu esnada
Hindistan'da bulunan Gücerat ve Kalküta gibi Müslüman hükümetler, Portekizliler'e
karsi Osmanlilar'dan yardim istemislerdi. Bunun üzerine Hind denizinde rol oynamaya
namzed bulunan Osmanlilar, bu talebi bir vesile saydilar. Bunun içindir ki, Hadim
Süleyman Pasa ikinci sefer Misir valisi olunca, Süveys tersanesinde Cenovali deniz
insaiye mühendisleri nezaretinde insa edilmis olan 74 gemiden ibaret bulunan donanma,
Gücerat üzerine hareket etmek üzere 22 Haziran l538'de Kizildeniz'e açilir. Önemli
bir ticaret merkezi oldugu kadar stratejik konumu itibariyle de mühim bir sehir olan
Aden, 27 Temmuz'da ele geçirilip Osmanli hâkimiyetine idhal edilir.
Aden'den hareket eden ve Akdeniz sartlarina göre hazirlanmis yelkenli
gemilerden ziyade kürekli "galley"'lere dayanan Osmanli donanmasi, l9 günlük
bir yolculuktan sonra Hindistan sahillerine varir. Gokala ve Kat kalelerine hücum
edilerek buralar kolayca zaptedilir. Portekizlilerin bu kitadaki en büyük ve müstahkem
kalelerinden biri olan Diu (Dev) kalesi önüne gelinerek karaya asker ve toplar
çikarilarak kale muhasara edilir. Bu esnada Süleyman Pasa, yerlilerin kendisini
destekleyecegini ümid ediyor ve kaleyi onlarin da yardimiyla kolayca zaptedebilecegini
düsünüyordu. Halbuki hükümdar Bahadir'in halefi olan Gücerat'in yeni hâkimi Mahmud
Sah, böyle düsünmedigi gibi Osmanlilara karsi samimi hisler de beslememekteydi. Bununla
beraber karadan ve denizden sikistirilan Diu, toplarla dövülmeye baslanir. Diu'yu
savunanlar iç kaleye siginmak zorunda kalirlar. Tam bu sirada Süleyman Pasa, gerekli
yardimi görmedigi ve Portekiz donanmasinin gelmekte oldugu haberini alinca kusatmayi
kaldirir. Bunda Mahmud Sah'in da büyük rolü olmustu. Bu arada geri dönen Süleyman
Pasa, Yemen taraflarinin asayisi ile mesgul olur.
Misir'in ilhaki üzerine Osmanli hâkimiyetini kabul eden Zebid hâkimi
Barsbay'in ölümünden sonra yerine geçen Iskender Bey ve onu öldüren Nâhuda Ahmed,
Osmanli hâkimiyetini tanimamislardi. Hadim Süleyman Pasa, Muha önlerine gelir gemez
Nâhuda Ahmed'i yanina çagirir. Fakat o, yapilan bu dâveti bazi bahaneler ileri sürerek
nazikçe reddeder ve " Biz bu memleketi kilicimizla feth ettik. Elimizden almak
isteyen varsa gelsin kilici ile alsin" der. Bununla beraber Süleyman Pasa'nin
Nâhuda Ahmed'e göndermis oldugu kethüdasi Süeyman Aga, onunla bir anlasma yapar. Buna
göre Nâhuda Ahmed her yil l.000.000 akça vergi vermek sartiyla Zebid Beyligi'nde
kalacaktir. Böylece Hadim Süleyman Pasa'nin direktifi geregince Nâhuda'yi güzellike
Osmani hâkimiyeti altina sokan Süleyman Aga, ona hil'at, sancak ve berat vererek geri
dönüp Muha'ya gelir. Fakat çok geçmeden Nâhuda Ahmed, Süleyman Pasa kuvvetlerinin
Yemen'den ayrilir arilmaz anlasmayi bozacagini söyler. O, bununla da kalmayacak Aden
kalesini bile alacagini söyleyecektir. Bunu haber alan Süleyman Pasa, donanma ile
Kamaran adasina gelip Salif iskelesine asker çikarir. Bu esnada Nâhuda Ahmed, Türk,
Arab ve Habeslilerden meydana gelen ordusunu Süleyman Pasa üzerine sevk ettiyse de bir
sey yapamayarak Zebid'e çekilir. Hadim Süleyman Pasa 5 Sevval 945 (24 Subat l539)'da
müsait sartlar altinda kolayca Zebid'e girer. Nâhuda'yi Divan-i Âlî'de muhakeme
ettikten sonra idam ettirir. Böylece l9 Sevval 945 (6 Mart l539) Cuma günü Pâdisah
adina hutbe okutturarak Zebid vilayetini ve bütün mülhakatini Osmanli topraklarina
kattigini ilan eder.
Osmanli donanmasinin kudretini göstermesi bakimindan bu ilk Hind seferi,
Portekizliler'e büyük bir korku salmisti. Hadim Süleyman Pasa, Özdemir Bey'i
Habesistan'a göndermis, böylece buraya (Habesistan) ait olan kisim hariç,
Bâbu'l-mendeb'e kadar olan denizin iki tarafina hâkim olunarak, Dogu ticareti için
Portekizliler'le yeni bir mücadele sahasi açilmis oluyordu. 2. Habesistan Seferi
Osmanlilar, Aden ve Zebid'in zaptindan sonra Yemen'deki hâkimiyet sahalarini genisletmeye
çalisirlar. 952 senesinin Zilkade ( Ocak l546) ayi ortalarinda Mustafa Nessar Pasa'nin
yerine Yemen'e tayin olunan Üveys Pasa, Zeydiyye ailesi arasindaki ihtilaftan istifade
ile Taiz'i zapteder. Sehrin muhafazasi için adamlarindan birini burada birakip
kuvvetleriyle San'a üzerine yürür. Bu esnada yolu üzerinde bulunan kale, iskele ve
geçitleri de ele geçirir. Bu basarili harekât esnasinda Mutahhar'dan da yardim görür.
Böylece bölgeyi kontrolü, halki da hâkimiyeti altina alir. Ancak yerliler bu
disiplinden sikilirlar. Bu yüzden ondan kurtulmayi düsünürler. Pehlivan Hasan adindaki
levendin tahrikleriyle ve ulûfelerini istemek bahanesiyle meydana gelen isyan esnasinda,
San'ay'i almaya giden Pasa, Habban vadisinde konakladigi ve gece yatip uykuya daldigi
zaman katledilir. Bu olaydan sonra Üveys Pasa'nin yerine tayin edilen Ferhad Pasa, Aden
ve çevresindeki isyanlari bastirip sükûneti tesis edecektir. Bu arada Yemen'e gelen
Özdemir Pasa da l547'de San'a'yi ele geçirerek Ferhad Pasa'nin yerine Yemen Beylerbeyi
olur. Özdemir Pasa, Yemen'de önemli isler basarmis, Üveys Pasa'nin katillerini bulup
cezalandirmistir. l554 yilinda azledilince Istanbul'a gelen Pasa, Pâdisah ile
görüstükten sonra Habesistan'a gönderilmistir.
Misir'a gelir gelmez asker toplayan Özdemir Pasa, l555'te harekete geçerek
Nil nehrinden güneye dogru ilerler. Bu hareketinde o, Said bölgesindeki Sallal mevkiine
kadar gelir. Bu arada tekrar Istanbul'a dönerek Habes beylerbeyligi'nin kurulmasini
saglar. Bunun üzerine Resmen Habes Beylerbeyi olan Özdemir Pasa, Misir'da toplanan
kuvvetlerle önce Sevakin'e oradan da Massava'ya hareket eder. Burasi l557 yilinda
alinmis, bunu takiben Habes Kralligi'nin önemli limanlarindan biri olan Arkiko da ele
geçirilmistir. Bundan sonra iç kesimlerde önemli bir merkez olan Tigre l558'de
zaptedilmistir. Debrava adli mevkii üs yapan Özdemir Pasa, l560 yilinda burada vefat
eder. Böylece, Özdemir Pasa'nin çabalari sonucunda bugünkü Eritre ile Habesistan'in
kuzeybati bölgesi Osmanli hâkimiyetine girmis oluyordu.>3. Umman Denizi'nde Osmanli -
Portekiz Mücadelesi ve Pîrî Reis Hadim Süleyman Pasa'nin Hind seferinden sonra
Portekizlilerle olan mücadele devam etmisti. Bu arada, Haci Mehmed adinda birinin oglu
olan Pîrî Reis, Kemal Reis'in yegenidir. Denizcilige nasil basladigi kesin ve tam olarak
bilinemeyen Pîrî Reis, l547 yilinda Hind kaptanligina getirilir. Pîrî Reis, amcasi
(veya dayisi) Kemal Reis'in vefatini muteakip bir müddet Barbaros'un yaninda bulunduktan
sonra, Ibrahim Pasa ile birlikte Misir'a gider. Kaptanliga getirildigi sirada yasi bir
hayli ilerlemisti. Bu siralarda Portekizliler Cidde'yi isgal etmek istedilerse de buna
muvaffak olamazlar. Bununla beraber Aden'i ele geçirip Kizildeniz'in çikisini kontrol
altinda bulundurmak istiyorlardi. Fakat Pîrî Reis komutasindaki Osmanli donanmasi 3
Subat l549'da Aden'i tekrar geri alacaktir. Gerçi Portekizliler, Yemen'deki Osmanli
tahkimatindan ve Basra ile Lahsa bölgelerinin Osmanli hâkimiyetine girmesinden de endise
ediyorlardi. Keza onlar, Basra körfezine giris ve çikisi kontrol eden Hürmüz'ün de
Osmanli idaresine girmesinden korkuyorlardi. Bu arada Katif'in Osmanli idaresine
geçmesi,Portekizliler'i harekete geçirir. Bunun üzerine l550'de Katif'i sikistirip
aldilarsa da Basra üzerine tertipledikeri sefer tam bir hezimetle sonuçlanir.
l552 senesi Nisan'inda 24 kadirga (veya 30 kadirga ), 4 kalyon (barça) ve 850
askerden mütesekkil donanma ile Süveys'ten hareket eden Pîrî Reis, önce Cidde'ye ve
Babu'l-mendeb'ten Aden'e, oradan da Maskat limanina gelir. O esnada Portekizlilerin elinde
bulunan Maskat, alti günlük bir kusatma sonucunda ele geçirilir. Maskat'in alinmasindan
sonra l9 Eylül l552'de Hürmüz kalesi kusatilir. Bununla beraber, Portekiz Genel
Valisi'nin büyük bir donanma ile geldigini ögrenen Pîrî Reis, muhasarayi kaldirip
Basra körfezine çekilir. Portekiz donanmasi, Basra körfezinin agzini kapatarak onun
çikmasina engel olmaya çalisir. Pîrî Reis, elindeki askerlerin dagilmasi üzerine
emrindeki üç gemi ile Portekiz ablukasini yarmaya çalisir. Bu yarma hareketini basarili
bir sekilde gerçeklestiren Pîrî Reis, iki gemi ile Misir'a ulasir. Ancak aralarinda
anlasmazlik bulunan Basra Beylerbeyi Kubad Pasa'nin, onun hakkinda çikan söylentileri
Istanbul'a bildirmesi üzerine basarisizligi bahane edilerek Kahire'de idam edilir. Bazi
kaynaklar onun ölüm tarihini 962 (l554 - l555) yili olarak kabul ederlerse de, bu
tarihin 960 (l552 - l553) olmasi daha büyük bir ihtimaldir. Ölümünden sonra Pîrî
Reis'in pek çok serveti çikmisti. Bütün serveti devlet hazinesi adina alinmisti. Onun
ölümünden sonra Hürmüz'den bir hey'et, Istanbul (veya Misir)'a gelerek, Pîrî
Reis'in bura halkina eziyet edip mal ve servetlerini müsadere ettigini, bu yüzden onun
malini almalari gerektigini ileri sürmüs ise de hey'etin bu iddialari kabul
edilmemistir.
Pîrî Reis, büyük bir deniz komutani oldugu kadar, devrinin mühim
haritacisi ve denizci müelliflerinden biridir. Açik fikirli ve ögrenme arzusuna sahip
bir kimse oldugundan, daha ilk dönemlerinden itibaren gördüklerini kaydetmis, deniz
haritaciligi ve cografyasina dair eline geçen eser ve haritalardan da istifade etmekten
geri kalmamistir. Böylece topladigi bilgilerin önemli bir kismi ve bunlara dayanarak
yazdigi eser (Kitab-i Bahriye) ile yaptigi haritalar, ilim tarihinde mühim bir yer isgal
eder. 4. Seydi Ali Reis'in Hind Kaptanligi Mâcerali Hindistan seyahati ve deniz
cografyasina ait eserleriyle söhret kazanmis bir Osmanli denizcisi olan Seydi Ali Reis,
Galata'daki "Dâru sina-i Âmire" kethüdasi olan Hüseyin'in oglu olup XVI.
asrin baslarinda dogmustur. Aslen Sinop'lu olan büyük babasi da Fâtih Sultan Mehmed
zamaninda Galata tersanesi kethüdaligi yapmisti. Seydi Ali, bu aile meslegini devam
ettirerek küçük yasta tersane hizmetine girmis, Rodos'un zaptindan (l522) baslayarak,
donanmanin Akdeniz'deki bütün faaliyetlerine katildigi gibi, Barbaros Hayreddin'in
maiyetinde savaslara da istirak etmisti.
Murad Reis'in kaptanligindan sonra Basra'da mahsur kalan Süveys donanmasini
getirmek için kaptan olarak tayin edilen Seydi Ali Reis, 960 (l553)'da Haleb yolu ile
Basra'ya gelir. Tecrübeli bir denizci olan Seydi Ali Reis, burada l5 gemiden mürekkeb
donanmanin hazirlik ve ikmali ile mesgul olur. Portekiz donanmasinin durumunu
arastirdiktan sonra 2 Temmuz l554'te Basra'dan hareket ederek Katif (Bahreyn)'e gelir.
Donanma Basra'dan hareketinin kirkinci günü Umman sahillerinde yirmi bes veya yirmi
sekiz mevcudlu bir Portekiz donanmasi ile karsilasir. Meydana gelen muharebede
Portekizliler bir gemilerini kaybederler. Bunun üzerine gecenin karanligindan istifade
ile kaçan Portekiz donanmasi Hürmüz'e çekilir.
Yoluna devam eden Türk donanmasi, Maskat limanina yaklastigi sirada otuz iki
(veya otuz dört) gemiden mürekkeb baska bir Portekiz filosu ile karsilasir. Iki taraf
arasinda meydana gelen siddetli çarpismalara ragmen kesin bir sonuç alinamaz. Iki ordu
savastan sonra birbirlerinden ayrilirlar. Bu esnada Seydi Ali Reis'in donanmasi firtina
yüzünden rotasindan çikarak Iran ve Belücistan sahillerine dogru sürüklenir. Firtina
yüzünden sürüklenen donanma, Müslüman bir levend gemisinin kilavuzlugunda Güvader
limanina gelir. Buranin hükümdari olan Celâleddin b. Dinar bunlara ikramda bulunup
ihtiyaçlarini karsilar. Kendilerine çeki düzen veren Seydi Ali Reis'in donanmasi batiya
dogru hareket etmek üzere buradan ayrilir. Bu sefer de kuvvetli bir firtina çikarak
donanmayi Hindistan sahillerine dogru sürükler. Günlerce deniz üzerindeki
tehlikelerden sonra Diyu, Gücerat ve Surat taraflarina gelinir. Donanmada artik harb
edecek kudret kalmamisti. Seydi Ali Reis, karaya çikip harp gemileri ile techizatindan
kalmis olanlari ve birkaç topu Surat limaninda Gücerat Sultani'nin valisi bulunan Receb
Han'a biraktiktan sonra arzu eden askerleri de onun hizmetine vererek kendisi elli kadar
arkadasiyla Istanbul'a gelmek üzere karadan yola çikar. Sind, Hind, Zabulistan,
Bedahsan, Maveraünnehr, Harezm, Horasan ve Iran'dan geçerek Anadolu üzerinden üç
senede Istanbul'a ulasir. O sirada Pâdisah'in Edirne'de bulunmasindan dolayi oraya
giderek Kanunî'nin katina çikan Seydi Ali Reis, Kanunî ile Rüstem Pasa'nin iltifat ve
ihsanlarina mazhar olur. Seksen akça yevmiye ile hünkâr müteferrikasi oldugu gibi
arkadaslarina da ikramlarda bulunulur. O, bu seyahattan bahs ile kaleme aldigi
"Mir'atu'l-Memâlik "isimli eserini Kanunî Sultan Süleyman'a takdim eder.
Bir denizci olarak hakli bir söhret kazanmis olan Seydi Ali Reis, telif ettigi
eserlerle de bir ilim adami oldugunu göstermistir. Nitekim, gemilerin sevk ve idaresi,
deniz cografyasi ve astronomiye dair olan eserleri kendisine bu sahada hakli bir söhret
kazandirmislardir.
Görüldügü gibi Seydi Ali Reis de donanmayi geri getirememis, bir taraftan
Portekizliler'le diger taraftan da Hind Okyanusu'nun firtinalariyla mücadele etmek
zorunda kalmisti.
Seydi Ali Reis'ten sonra Süveys kaptanligi Kurdoglu Hizir Reis'e verilmisti.
Bu siralarda Portekizliler, Hind denizindeki adalari ele geçiriyor ve özellikle dogudan
gelecek telikelere karsi Hind Okyanusu'ndaki adalari zapt ediyorlardi. Bu adalardaki
devletler içinde en güçlüsü Açe Islâm Devleti olup Sumatra adasiyle Malaka
yarimadasinda hüküm sürüyordu. Açe hükümdari Sultan Alaeddin, Portekizliler'in,
buralari almak istemeleri üzerine, o siralarda donanmalari Hind sularina kadar gelmis
olan Osmanli Devleti'nden yardim istemek üzere 972 ( l565 )'de Istanbul'a elçi
göndermisti.
Sultan Alaeddin, Osmanli hükümdarindan top, tüfek ve askerle kendisine
yardim edilmesini diliyordu. Elçinin gelisi, Sultan Süleyman'in Sigetvar seferine ve
ölümüne tesadüf etmisti. Elçilik heyeti iki sene kadar Istanbul'da kalir. Osmanli
Devleti, bu Müslüman devletin müracaatini kabul edip Süveys'teki donanma ile yardima
karar verir. Böylece yirmiden fazla gemi ile Süveys kaptani Kurdoglu Hizir Reis bu ise
memur edilir. Istenilen malzeme ile gemi yapan ve top döken ustalar da gemilere
bindirilerek denize açilmak üzere iken Yemen'de bir ayaklanma olur. Zeydî Mezhebi'nin
imami Mutahhar isyan ederek San'a ile birlikte Yemen'in önemli bir bölümünü ele
geçirdiginden Kurdoglu Hizir Bey, Yemen serdari Sinan Pasa'nin maiyetinde Yemen'deki
isyani bastirmakla görevlendirildiginden Açe seferi geri kalmis olur. Bununla beraber
Açe Devleti'ne gönderilmesi gereken harp levazimi ve gemi insa edip top dökebilen
san'atkârlar iki gemi ile sevkedildiler. Bunlar, Açe Islâm Devleti'nin hizmetine girip
orada yerlestiler.
Osmanlilarin, XVI asrin ikinci yarisinda bu uzak denizlerdeki faaliyetleri,
Portekizlilerin bölgedeki hâkimiyetlerine karsi büyük bir engel teskil etmistir. Hatta
bu faaliyetler sonucunda baharat ticaretinde bir canlanma oldugu gibi Kizildeniz ile
limanlari, Portekiz hegemonyasindan da kurtulmuslardi. Bu da Osmanlilarin Kizildeniz ve
Basra körfezinde önemli noktalara hâkim olmaya basadiklari l540 tarilerinden itibaren
baslamisti. Basra ve Kizildeniz'e gelen sayisiz kervanlar, Akdeniz ticaretini
canlandirmis, Haleb, Trablussam, Iskenderiye ile Kahire gibi liman ve sehirler gittikçe
gelisme göstermislerdir. Portekiz baharat ticareti ise çok gerilemis, buna karsilik
Osmanli gümrük gelirlerinde büyük artislar meydana gelmistir. Bu esnada Sumatra'daki
Açe Sultanligi'ndan bol miktarda baharat Kizildeniz'e akmis, Portekizlilerin buna mani
olmak için l554 - l559 yillarinda Kizildeniz'de faaliyet göstermeleri onlar açisindan
önemli bir sonucun saglanmasina yetmemistir.
KANUNî'NIN SON DÖNEMLERI
Saltanat hususunda kendisi ile rekabet edecek kardesleri bulunmayan Kanunî
Sultan Süleyman, hükümdarigini yarim asra yakin bir sürede zaferlerle süslemis,
ordusunun basinda hem batiya hem de doguya seferlerde bulunmus ve son seferinde ordusunun
komutani olarak muharebe sahasinda vefat etmistir. O, söhretini sadece seferleri ve
bunlarin sonucu olarak kazandigi zaferleriyle degil, ayni zamanda tedvin ettirip vaz'
ettirdigi kanunlarinin, devlet teskilâtini ve ordusunu zamanin ihtiyaçlarina göre
tanzim etmesiyle de kazanmisti. Bu bölümde biz, onun son seferi, vefati ve sahsiyeti
hakkinda kisaca bilgi vermeye çalisacagiz.l. Kanunî'nin Son Seferi ve Ölümü 970
(l562) Osmanli - Avusturya muahedesinden hemen sonra iki devlet arasindaki hudud
boylarinda yeni karisikliklar çikar. Avusturyalilar'in Seçen'e karsi hücuma geçmeleri
üzerine Budin ve Timasvar beylerbeyleri de Samos nehri civarindaki bazi sehirlere karsi
harekete geçerler. Bu esnada Avusturyalilar l563'te Kostanoviç'e kadar ilerlerler. l564
'te Imparator Ferdinand ölünce yerine oglu II. Maximilien geçince Osmanlilar anlasmanin
yenilenip yenilenmeyecegini anlamak ve cülusu tebrik etmek için Bali Çavus'u
gönderirler. Bu esnada Erdel'de yine karisikliklar bas gösterir. Avusturyalilar Erdel'e
asker gönderirler. Buna karsilik Budin Beylerbeyi Yahya Pasazâde Arslan Pasa, Erdel'e
6.000 kisilik bir yardim kuvveti gönderir.
Harp taraftari olmayan Semiz Ali Pasa'nin vefati üzerine 27 Haziran l565'te
Sokullu Mehmed Pasa'nin vezir-i a'zam olmasi, Avusturya'ya karsi harp ilani fikrini
kuvvetlendirir. Sokullu, Avusturya elçisine, Tokaj ile Szerencz'in iade edilmesini ve
verginin ödenmesini, barisin yenilenmesinin bunlara bagli oldugunu bildirir. Bütün bu
görüsmeler bir sonuç vermediginden 9 Sevval 973 ( Nisan sonu l566 )'da Avusturya'ya
karsi harp ilan edilir.
SIGETVAR SEFERI
Bu sefer, artik iyice yaslanmis bulunan Kanunî Sultan Süleyman'in baskomutan
olarak ordusunun basinda istirak ettigi on üçüncü ve sonuncu seferidir. Pâdisah,
Sigetvar ve Egri kalelerinin fethi ile Macaristan'daki mukavemet yuvalarini dagitmak
istiyordu. Ayrica yeni vezir Sokullu'nun tesiriyle bu sefere bizzat çikmak ve böylece l0
yildir sefere çikmamasini tenkid edenleri de susturmak niyetinde idi. Bu siralarda Sultan
Süleyman'in yasi yetmis üçü (73) bulmustu. Hem yasli, hem bazi hastaliklara duçar
olmus, hem de ayaginda aileden gelen bir hastalik olan "Nikris" vardi. Bu
sebeple yürümekte zorluk çektigi için bazi yerlerde araba, bazi yerlerde de tahtirevan
ile gidiyordu. Fakat kasabalara girilecegi sirada dinçlik ve zindelik gösterip halk
üzerinde iyi bir tesir birakmasi için ata biniyordu.
Hükümdar bizzat sefere çikmadan iki ay evvel Ikinci vezir Pertev Pasa'yi
Timisvar hududunda bulunan Gyula (Göle)'yi zaptetmek üzere gönderir. Harp planina
göre, Erdel ve Hirvatistan taraflarina taarruzla bütün bir Tuna bölgesi zaptedilerek,
Komarom üzerine yürünecek ve Avusturyalilar Viyana'ya dogru çekilmeye zorlanacakti.
l Mayis l566'da son seferi için Istanbul'dan hareket eden Kanunî, biraz önce
temas edilen yürüyüs sekli ile l9 Haziran'da Belgrad'a, oradan da Zemlin (Zemin,
Zemun)'e geldigi sirada Janos Zsigmond, kuvvetleriyle birlikte orduya katilir. Bu arada
Budin Beylerbeyi, Palota kalesi üzerine basarisiz bir harekâtta bulunurken Avusturya
kuvvetleri de Tata ve Vesprim'i alarak büyük bir katliam yapmislardi. Osmanli ordusu
dogru Sigetvar üzerine yürür. Kale muhasara edilerek toplarla dövülür. Kaleyi
savunan Kont Zirinyi Miklos, bütün gücü ile müdafaada bulunur. Arka arkaya yapilan ve
bir sonuç alinamayan basarisiz hücumlar karsisinda yasli hükümdar üzülmekte ve
"... bu kal'e benüm yüregüm yakmisdur, dilerüm Hakk'dan ateslere yana..."
diye hislerini izhar etmekteydi. Nihayet 2l Safer 974 ( 7 Eylül l566 )'de kale alinmis,
Kont Zirinyi de yakalanarak idam edilmisti. Bu arada Vezir Pertev Pasa komutasinda Erdel
beyi'ne yardim etmek üzere gönderilen kuvvetler de bazi kaleleri feth etmislerdi.b)
Kanunî'nin Vefati Sigetvar kalesi hücumlari devam ederken yetmis üç yasinda ordusunun
basinda on üçüncü seferini yapmis olan Gazi Sultan Süleyman, 6 Eylül'ü 7 Eylül'e
baglayan gece (20 Safer 974) sabaha dört saat kala vefat eder. Sigetvar'in fethini
büyük bir sabirsizlikla bekleyen Hünkâra bu fethi görmek nasib olmayacakti. Bununla
beraber onun vefatinin ertesi günü kale feth olunmustu. Sokullu Mehmed Pasa, henüz
düsman karsisinda bulunulan bir zamanda ölüm haberinin açiklanmasini tehlikeli
bulmustu.
Sokullu, Pâdisa'in ölüm haberini alir almaz, diger vezir ve yetkilileri
haberdar etmeden sadece kendi kâtibi olan Feridun Bey'e (Münseâtu's-Selâtin müellifi)
haber vermis ve derhal Kütahya Valisi Sehzâde Selim'e, Hasan Çavus adinda bir divan
çavusu ile mektup gönderip acele ordugâha yetismelerini bildirmisti.
Hasan Çavus giderken gerçekte asil meselenin ne odugunu bilmiyordu. Sadece
Haleb beylerbeyligine tayin olunan bir pasaya müjdeci olarak gönderildigini ve geçerken
de bu mektubu Sehzâde Selim'e vermeye memur oldugunu zannediyordu. Bu esnada Selim,
Siçanli sahrasinda yaylada bulunuyordu. Hasan Çavus buradan geçerken vezir-i a'zamin
mektubunu sehzâdeye verip agizdan da Sigetvar fethi haberini ile Pâdisah'in sihhat ve
afiyette oldugunu söyleyip geçecekti.
Vezir-i A'zam bir taraftan Otag-i Humâyunda, yazisi Pâdisah'in yazisina
benzeyen Silahtar Cafer Aga'yi oturtup onun yazisiyla degisik islerle ilgili Hatt-i
Humayûnlar gönderterek Pâdisah hayatta imis gibi hareket ederken, diger taraftan merhum
Pâdisah'in na'sini Otag-i Humayûn'da yikatip vefat haberine vâkif olan tabip
Keysûnîzâde, Pâdisah imami Dervis ve rikabdar Mustafa, Musa ve Hasan Aga'lar ile
tamami l2 kisiden mürekkeb bir cemaatla namazini kildirir. Bundan sonra iç organlarini
çikartip orada gömdürmüs, cesedi de ilaçlatir. Bu ameliyeden sonra, cesedi kokulu bez
ve musambalara sarip bir tabuta koyar. Bu tabutu da Otag-i Humayûn'daki tahtin altina
gizler.
Sokollu Mehmed Pasa, Sigetvar'in fethinden sonra vezirleri Kanunî'nin
vefatindan haberdar eder. Böylece Pâdisah'in vefat haberinden belli ve muayyen bir
zümrenin haberi olur. Vezir-i A'zam, bu tehlikeli durumun yayilmasini önlemek için elde
edilen zaferden dolayi etrafa fetihnâmeler gönderiyor, kaleyi tamir ettirip içine asker
ve silah koydurtuyor, fetih münasebetiyle ilk gün Otag-i Humayûn'da ikinci gün de
kendi çadirinda mevlidler okutturuyor, senlikler tertipliyor ve Sigetvar kilisesini tamir
ettirerek câmie çevirdikten sonra Pâdisah'in Cuma namazina çikacagini ilan
ettiriyordu. Birkaç gün sonra da nikris illetinden fazla rahatsiz olan Gâzi Hünkâr'in
namaza çikamayacagini yaydiriyordu. Bu arada asker arasinda henüz fisilti halinde
dolasan söylentileri de bertaraf etmek için sanki hiç bir seyden haberi yokmus gibi
orduda dellallar gezdirip Divan-i Humayûn toplantisinin yapilacagini ilan ettirirmek
suretiyle dedikodulara son verdirir. Bu konuda da Yeniçeri Agasi ile görüsen Vezir-i
A'zam, o ve diger üyelerle söz birligi ederek sanki gerçek divan toplanmis gibi askere
verilecek terakkilerden ve Pâdisah'in onlara yaptigi hayir dualardan onun agzindan
söylüyormus gibi tekrarlar.
Sokollu, ordunun Belgrad'a hareketi esnasinda da Kanunî'nin ölümünü
gizlemis, hatta arabaya ona çok benzeyen birini bindirerek, pâdisahmis gibi saga sola
selam verdirerek askerin süpelerini gidermeye çalismisti. Nihayet, hafizlarin arabanin
etrafinda Kur'an okumaya baslamalari üzerine hükümdarin vefat ettigi anlasilarak
feryadlar baslamistir. Sokollu, askeri yatistirmaya muvaffak olmustu. Ordu, Belgrad'a
ulastiktan sonra babasinin yerine Osmanli tahtina geçmis bulunan II. Selim'in otagi
önünde cenaze namazi kilindiktan sonra tabut Istanbul'a gönderilmis ve buradan da 28
Kasim l566'da cenaze namazi tekrarlanmistir.2. Kanunî Sultan Süleyman'in Sahsiyeti ve
Yaptigi Hayir Eserleri 26 Yasinda tahta geçip 46 yil hüküm süren Kanunî
Sultan Süleyman'in bu uzun saltanati sirasinda Osmanli Devleti, üç kitada hâkimiyet
tesis eden bir cihan devleti haline gelmisti. Onun döneminde Osmanli ordulari Asya,
Avrupa ve Afrika kitalarinda birçok muharebeler yapmis, kazanilan zaferlerle devlet
arazisi üç kita üzerinde büyük bir genisleme kaydetmistir. Bizzat kendisi birçok
sefere istirak ederek ordunun yüksek komutasini üzerine aldigi gibi devletin genisleme
ve yükselmesinde de büyük bir hisseye sahiptir. Onun döneminde kazanilan siyasî
basarilar, ekonomik ve sosyal yapiyi belirlemis, hukuk ve adalet prensipleri ön plana
çikmistir. Ordunun intizami, teknik gücü ve disiplini gibi bütün müesseseleriyle
devlet, çaginin en büyük devleti haline gelmistir. Hak ve adâlete verdigi önemden
dolayi halk tarafindan sevilen Kanunî, ordusu tarafindan da ayni nisbette sevilmekte idi.
Nitekim, ordusunun intizamina ve askerin terakkisine dair mühim ve esasli kanunlar koymus
olmasi da onun ordu tarafindan sevilmesine sebep olmustu. Eyyûbî, onun tebeasi olan
bütün insanlar için sergiledigi adâleti su ifadelerlerle nazmen günümüze
ulastirmaya çalismistir:
"Adâletle görür âlemde dâdi
Cihan halkina hem oldur muradi
Cihan halkina adlidur sifa-bahs
Cemâli âlemde oldi safa-bahs
Saâdet tacinun sâhib kemâli
Adâlet mihri sen göster cemâli
Geçelden tahta ol sâhib saadet
Reâyâ hayli gördiler riâyet
Deminde yokdurur hiç kibr u kine
Meger Müslimle kâfir birbirine
Reâyâ adlün ile bagladi üns
Cemâlin cilve-gâh-i gül-sen-i kuds."
Hareket ve davranislarinda vakar sahibi olan Kanunî, uzun boylu, uzunca
boyunlu, yuvarlak yüzlü, ela gözlü, siyah kirpikli, kaslarinin arasi biraz açik,
dogan burunlu, seyrek disli, genis omuzlu, mevzun ve yakisikli, söz ve hareketleri
ölçülü, aheste yürüyüslü, arslan heybetli ve mert sözlü idi. Âlim, sair ve
hakimlerle bulunmaktan hoslanir, hos sohbet, maddî ve manevî bütün iyi hasletleri
sahsinda toplamis bir pâdisah idi.
Kanunî Sultan Süleyman, göreve getirdigi insanlarin kabiliyet ve
derecelerini iyi bilip takdir ederdi. Bundan dolayi kendisine gelisi güzel adam tavsiye
edilemezdi. O, adam yetistirmesini de bilirdi. Nitekim oglu Selim ve torunu III. Murad
dönemlerinde ileriyi gören devlet adamlari onun zamaninda yetismis olanlardir.
O, vakur, azim ve irade sahibi, yaratilis itibariyle çok konusmadigi gibi,
verecegi kararlarda da acele etmezdi. Bir konuda karar vermek istedigi zaman çok
düsünür, gerekenlerle istisarelerde bulunur, çikan sonuca göre verdigi karardan geri
dönmezdi. Devlet nüfuz ve haysiyetine halel getirecek konularda müsamaha göstermezdi.
Kendisiyle görüsenlerin kapali mütalaalarindan ne demek istediklerini anlar ve ona
göre cevap verirdi.
Sultan Süleyman'in, fevrî bir yaratilisa sahip olmamasi, kararlarini
düsünüp tasinarak ve ekseriya vezirlerine de danisarak vermesi, temkin ve itidali elden
birakmamasi, onun basari yolunu açan ve kendisini büyüklüge götüren hasletlerden
sayilmaktadir. Devlet kudret ve nüfuzunu her seyin üstünde tuttugu, devletin yüksek
menfaatlerine aykiri saydigi hareketlere tevessül eden kimseleri, en sevdikleri bile
olsa, feda etmekten çekinmedigi bir vâkiadir.
O, son seferi olan Sigetvar'a giderken adeta ölüm seferine çikiyordu. Baska
bir ifade ile ölecegini bile bile bu sefere çikmistir. Bunun bütün emâre ve delilleri
bilinmekteydi. Bununla beraber atalari gibi harp meydaninda ve ordusunun içinde otag-i
humayûnunda ölmek istemisti. Bu davranisiyla o, son nefesine kadar devletinin
selâmetini ve yüceligini düsünmüstü. Gerçekten de o, gittigi bu seferinde ordusu
içinde iken otag-i humayûnda vefat etmis ve bu olay, dönemin dirayetli veziri Sadrazam
Sokollu Mehmed Pasa tarafindan 48 gün gizli tutulmustu. Bâki, Kanunî için yazdigi
"Mersiye-i Hazret-i Süleyman Han" adli terkib-i bend seklindeki siirinde bunu
su misra ile belirtir:"Halk-i cihana kirk sekiz gün duyurmadi"
O, memleketin birçok yerine oldugu gibi Istanbul'un imarina da ehemmiyet verip
hizmet eden bir hükümdardir. Memleketin kültür ve maarifine hizmet eden Süleymaniye
külliyesinden baska, babasinin adina yaptirdigi Sultan Selim Câmii ile müstemilati,
ogullari Sehzâde Mehmed ve Cihangir namina yaptirdigi Sehzâde (Sehzâdebasi Câmii) ve
Cihangir câmileri ile tesisleri, kizi Mihrimah Sultan nâmina yaptirdigi Edirnekapi ve
Üsküdar Câmileri, zevcesi Hürrem Sultan adina insa ettirdigi Haseki sultan Câmii,
medrese ve Dârussifa, Istanbul'un görütüsünü çok degistirmislerdir. Sonuç olarak
o, hayir eserlerine büyük bir önem vererek eserlerinin birçogunu Mimar Sinan'a insa
ettirdi ki, Süleymaniye Câmii bunlarin basinda gelmektedir. Ayrica Istanbul'a su
getirtilmesi yolunda da büyük çabalar sarf etti. Nitekim Istanbul'daki kirk çesme
denilen su yollari da Kanunî'nin büyük ve önemli eserlerindendir. Keza 0, Büyük
Çekmece Köprüsü'nü de yaptirmistir. Onun hayir eserleri sadece Istanbul'da degil,
ülkenin pek çok yerinde vardir. Nitekim Bagdad'da Siîlerin uzun bir süre önce yikmis
olduklari Imam A'zam Ebû Hanife türbesini imar ve bunun yaninda bir câmi ile bir
imâret insa ettirdigi gibi , yine Bagdad'da Kadirîye Tarikati'nin kurucusu Seyh
Abdülkadir el-Geylanî türbe ve camisini tamir ile bunlara yeteri kadar vakiflar tahsis
etmisti. Konya'da Mevlana Celâleddin Rumî türbesi yaninda iki minaleri bir cami ile bir
semahâne, bir imâret ve dervisler için hücreler yaptirmisti. Kefe ve Iznik'te
önceleri kilise iken, sonradan câmie tahvil edilen mabedleri harab olmaktan kurtarmis,
Sam'da (Dimask) câmi, medrese, imâret ve mektep yaptirmistir. Kudüs'teki
Kubbetu's-sahra denilen mukaddes mekânin duvarlarinin içini ve disini nakisli çinilerle
süslettirmistir. Ka'beyi, daha önceki halifeler gibi tamir ve tezyine çalisan ilk
Osmanli Pâdisahidir. Bu tezyinatin cevazi hakkinda Seyhülislâm Ebu's-Suûd Efendi'den
fetva almis ve insaatin Mekke fukahasi ile Hanefî, Safiî, Malikî ve Hanbelî
mezheblerinin imamlari huzurunda yapilmasini emretmistir. Bu dört mezheb için 4 medrese
yaptirip bunlara Osmanli medreseleri usûlüne göre talebe ve muid tayin ettirmistir.
Müderrislere yevmiye olarak 50, muidlere 4, talebeye de 2'ser akça tahsis etmistir. Bu
arada Mekke'nin en büyük ihtiyaci olan su yollari için tahsisat ayirmistir. Kanunî
Sultan Süleyman'in Istanbul, Haremeyn ( Mekke - Medine), Bagdad ve diger sehir ile
bölgelerde yaptirdigi hayir eserlerini tafsilatli bir sekilde veren Eyyûbî de, bu
konuya su beyit ile baslar:
"Gel imdi gûs-i câni eyle hazir
Diyem hayrat-i sâhi sana bir bir"
Islâm'dan alinan ilhamla meydana getirilen Osmanli medeniyeti, bir dis
medeniyeti oldugu kadar ayni zamanda bir iç ve ruh medeniyeti idi. Iste bu müsterek
faaliyetin verimleri, taht sehri olan Istanbul'u, yeryüzünün efsaneler ile boy
ölçüsen cenneti hâline getirmisti. Kanunî tarafindan imar edilip genisletilen sehir,
baglar, bostanlar ve tarlalardan gayri Galatasaray'daki Acemioglanlar kislasi ile Venedik
ve Lehistan elçilikleri saraylarindan baska bina bulunmayan Beyoglu'na ve Galata'ya dogru
tasarak, Kasimpasa, Piyâle Pasa, Ayaz Pasa ve Pîrîpasa mahallelerini kazanmisti.
Bununla beraber Istanbul'a bir Müslüman Türk sehri karekterini kazandiran baslica
hususiyetler, sehri büyük - küçük dinî ve milli merkezler etrafinda toplayan site
fikri idi. Öyle ki, câmii, mescidi, sebili, imâreti, hani, hamami, tekkesi, türbesi,
medresesi, kütüphânesi, çesmesi, meydanlari ve çinarlari, kestaneli, asmali, salkimli
bahçeler içindeki evleri,konaklari ve saraylari ile her semt, her mahalle, müsterek bir
kültür ve medeniyetten sagilip akan millî ruhun tâ kendisi idi.
Hele medreseler, yesilliklerle yazilmis siirler gibi idi. Bahçe zevkini o
kadar agirbasli, zarif ve asîl çizgilerle halletmis bahçe mimarligi, san'at ile tabiati
birbirinin emrine vermis bir tarz ve tanzim saheseri sayilabilirdi. Bu dönem öyle bir
dönemdi ki, toplum neyi isteyecegini tayin edebilecek kivamli seviyeyi yakaadigi için ne
yaptigini da biliyordu. Bu sebeple yapici olan hareketlerinde yanilmiyordu. Gözün
gördügü, elin degdigi, kulagin duyup dudagin söyledigi her sey, millî ve dinî bir
özellik tasiyordu.
Sehrin göbeginde hesaba gelmez saraylar, câmiler, hanlar ve hamamlar vardi.
Ami kiyilarda köselerde, bir sebili, bir mescidi, bir türbesi, hatta bir çinari
ortasina almis öyle sokaklar, mahalleler bulunuyordu ki, bu kurulus ve istifteki vakar,
iffet, hicab ve edep motiflerinin kaynasmasindan çikar siirli terkib, ölüm tehdidi
karsisinda dahi dogruyu söyleyen bir dudak gibi yerliye de yabanciya da kendisinin
Müslüman Türk oldugunu söylerdi.
Böylece sehrin yükü , asla bir semte yigilmamisti. Zevk ve san'at, her
tarafa birden dagilmisti. Bu cemiyet, çiçegi, agaci ve hayvani âdetâ ailesinin birer
ferdi imis gibi derecelendirdigi bir muhabbetle seviyor, onlara, hayati içinde yer ve
kiymet veriyordu. O devrin Istanbul'unda, bahçesiz bir ev, agaçsiz bir bahçe
düsünülemezdi. Bogaziçi ormanlarini teskil eden çinarlar, meseler, ardiçlar,
erguvanlar, çitlenbikler, sehrin içine girince ismi degisir ve koru adini alarak
saltanatina devam ederdi. An'ane, nebatin da hayvanin da gönülü hâmisi idi. Hayatinin
içinde yeri olan bu masum yoldaslara saygisizligi, ictimaî suçlardan daa da agir kabul
ederek kestirmece "günah" der ve zarurete ona el vuran tahribçiye kötü
gözle bakar ve umumi bir nefret agi içine düsürerek kendinden uzaklastirirdi. Bugün
dahi baltasinin yüzünü çaputla örterek odun kesmeye giden köylü ve kurban edecegi
hayvanin evvela gözlerini baglayan adam, o devirlerin saygi mirasindan duygu dagarciginda
artiklar kalabilmis bahtiyarlardandir.
Emrinde ve hizmetinde olan yaratilmislara âzamî sefkat ve nezâketi imaninin
geregi kabul eden an'ane, agaç sevgisi ile hayvan sevgisini at basi takib eder. Bunlara
karsi saygisizlik ve lâubaliliklere cephe almayi da yine o imanin icabi sayarlardi.
Kanunî devrinde bir Venedik'li kuyumcunun, tuttugu kusa eziyet ettigini görenler
tarafindan sürüklenerek kadi'nin uzuruna götürülmesi,toplumun bu konuda gösterdigi
bitmez tükenmez hassasiyetten alinmis basit bir örnektir.
Sultan Süleyman, Osmanli hükümdarlari içinde "Kanunî" lakabini
tasiyan tek pâdisahtir. Bilindigi gibi Osmanli devleti'nin kurulusu ile birlikte ülkede
müdevven olsun veya olmasin "Ser'î" ve "Örfî" kanunlar
uygulanmakta idi. Ancak "Kanun-nâme" seklinde bir codification ameliyesini ilk
defa küçük ve eksik olmasina ragmen Fâtih Sultan Mehmed zamaninda ve esasli olarak da
Sultan Süleyman zamaninda görüyoruz. Onun, Kanunî sifatini almasina sebep olan bu
kanun-nâme, süphesiz ki o zamana kadar yavas yavas tekevvün eden huhukî, idarî,
malî, askerî ve diger mevzuatin islâh edilerek en mütekâmil sekline kavusmasi bu
pâdisah zamaninda olmustur. Bu kanun-nâme üç ana bölüm ve bunlarin tali
kisimlarindan mütesekkildir. Burada, ceza kanununu, vergi kanunlarini, bir de reâyâ ve
bazi askerî siniflarla ilgili kanunlari görmek mümkündür. Kanun-nâmedeki maddeler,
Ebu's-Suûd Efendi'nin fetvalari ile kanuniyet kesbederek "Sultan Süleyman
Kanun-nâmeleri" adi ile asirlarca mer'iyette kalmistir. Bu kanun-nâme, Kanunî'yi
dünya tarihinin büyük hukukçulari arasina sokmaktadir. Gerçekten, Kanun-nâme'nin l.
bâbinin birinci faslinda, ceza hukuku bakimindan devletin bütün tebeasinin
(vatandaslarinin) birbirlerine esit oldugu , hepsinin ayni cürümden ayni cezayi
görecegi, su ifadelerle nakledilir:
" Cinayat mukabelesinde olan cürmü siyaset bâbinda vaz' oundu ki,
sipahî ve raiyyet ve serif ve vazi' ve deni ve refi' arasinda müsterektir. Söyle ki:
Her kim bu cerâimden birisi ile mücrim ola, mukabelesinde ta'yin olunan ukubetle muâkab
ola." Kanun-nâme'nin bu maddesini degerlendiren I. Hami Danismend, hakli olarak
söyle der: "Herhalde bu vaziyet XVIII. asrin sonlarindaki Fransiz inkilâbindan
çikan müsavat esasinin Türkiye'ye ancak XIX. asirdaki Tanzimat-i Hayriye'den itibaren
girebilmis oldugunu iddia edenlerin yüzlerini kizartmak lazim gelecek bir vaziyettir.
Sahsî hukuk itibariyle sinif ve mevki farki gözetmeyen bu müsavat (esitlik) prensibi,
siyasî hukuk bakimindan da Osmanli Imparatorlugu'nun tesekkülünden beri tatbik edilmis
en eski mahiyetindedir." Burada sunu da belirtelim ki, gerek Kanunî, gerek
kendisinden önceki Osmanli hükümdarlari, gerekse daha sonrakiler, adâlet konusunda son
derece titiz davranmak zorunda idiler. Zira bu konuda titizlik göstermek, mensubu
bulunduklari dinin (Islâm) emri idi. Bu din, adâlet sahsî ceza konusunda insanlar
arasinda bir ayirim yapmaz. Insan olarak herkesi esit ve ayni haklara sahip kabul eder.
Keza bu din, insanlarin zorla Müslüman yapilmalarina da müsaade etmez. Gerçi gerek
Islâm'in, gerekse Osmanli'nin bu anlayisini kavrayamayan dönemin Avrupali bazi yazar,
elçi ve seyyahari birtakim yanlis degerlendirmelerde bulunurlar. Bununla beraber sonunda
onlar da gerçekleri söylemekten kendilerini alamazlar. Nitekim o dönemden (l530)
zamanimiza kadar gelen bir eserde Bosna ve halki ile ilgili bazi bilgiler verildikten
sonra " Bununla birlikte Pâdisah, Hiristiyanlarin papazlarina, kiliselerine ve
çesitli mezheplerine bagli kalmalarina da izin vermistir"
Osmanlilarin bu büyük pâdisahi zamaninda, nüfus ve arazi tahrirlerine
büyük bir önem verildiginden, Kanunî de bir hükmünde, memleketin gerçek vaziyetinin
bütün teferrüatiyle bilinmesinin, zamanla meydana çikmasi muhtemel olan bazi yolsuzluk
ve haksizliklarin ortadan kaldirilabilecegine isaret etmistir.
Kanunî Sultan Süleyman ilim ve kültür adamlarini himaye ettigi gibi onlari
çesitli sekillerde taltif edip desteklerdi. Kendisi de sair olan ve Muhibbî mahlasiyla
siirleri bulunan Kanunî Sultan Süleyman'in, matbu bir de divani vardir. Topkapi Sarayi
Müzesi Arsivinde kendi el yazisiyla manzumelerini hâvi perakende müsveddeleri
mevcuddur. Günümüz Türkiye'sinin hemen hemen bütün saglik kuruluslarinda bir levha
seklinde duvarlarda asili bulunan ve: "Âlem içre muteber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihanda bir nefes sihat gibi
Saltanat dedikleri ancak cihan gavgasidir
Olmaya baht-u saadet dünyada vahdet gibi" misralari da ona aittir.
O, sadece kendisi siir söylemekle kalmamis ayni zamanda sair ve ediplerin
elinden tutup onlarin yetismelerine de yardimci olmustur. Nitekim o, siirdeki kudretini
anladigi meshur sair Bâki'nin elinden tutup yetismesine himmet etmistir. Nimet ve
kadirsinas olan Bâki'nin, Sultan Süleyman'in vefatina dair kaleme aldigi mersiye
edebiyatimizin saheserlerindendir. Onun, ilim ve marifet erbabina karsi gösterdigi itibar
ve onlara olan riayeti pek ziyade idi. Zamaninda yetistirdigi ulema ve suâranin (sairler)
eserlerini kütüphanesinde saklardi. Onun, edebî eserlere verdigi degeri göstermesi
bakimindan Kelile ve Dimne'nin mütercimi Alaeddin Ali Çelebi'ye olan iltifati örnek
olarak gösterilebilir. Ali Çelebi, "Hümayun-nâme" adi ile yaptigi tercümeyi
takdim ettigi zaman, o, bu eseri bir gecede okuyarak, mütercimini Bursa kadiligina tayin
eder. Kanunî'nin büyük bir hükümdar oldugunda ittifak eden tarihçilerden bir kismi,
onun devrinin on büyük sadrazami oldugunu ve on mümtaz vasifli defterdar ve nisancisi
yaninda, on tane büyük âlim ile on büyük sair bulundugunu da bildirmektedirler.
Kanunî Sultan Süleyman'in, toplumdaki insanlari nasil degerlendirdigini
ortaya komasi ve onlara nasil bir kiymet atfettigini göstermesi bakimindan nakledecegimiz
su olay büyük bir deger tasimaktadir. Buna göre bir gün o, mahremleri ile
görüsürken onlara dünyanin velinimetinin kim oldugunu sorar. Onlarin, "Pâdisah
hazretleridir" demeleri üzerine "Hayir, velinimeti-i âlem reâyâ yani
köylüdür ki, ziraat ve hirâset (çiftçilik ile ugrasmak) emrinde huzur ve rahati terk
ile iktisâb ettikleri (kazandiklari) nimetle bizleri it'am ederler" demisti.
Kanuni Sultan Süleyman konusunu çok uzun paylaştığımı biliyorum ama Kanuni Sultan Süleyman ile ilgili tüm bilgileri tek bir yerde topladım.
YanıtlaSil